20 Haziran 2019

Bir 5 yılım daha olsa…

Üniversite hayatının bitmesiyle beraber son kez kafamda dolanan şeyleri bir kâğıda sabitlemem gerektiğini düşündüm. Bu sefer diğerlerinden farklı olacak şekilde, harflerin kâğıt üzerinde değil de bu şekilde saklanmasını istemem, alışkanlıklarımın değiştiğine koskoca bir örnek. O hevesle aldığım ve masamın bir yerlerinde mürekkebi yarım dolma kalemlerimi artık eskisi kadar kullanmıyor ve eskisi kadar da kâğıt israf etmiyorum. Alışkanlıklarımın böylesine tahmin edilemez değişimi bazen beni korkutuyor. 
Normalde olay taze iken, duygunun içerisindeyken objektif bir şekilde yaşananları tarif etmek gerçekten çok zor. Fakat aradan zaman geçmesine müsaade etmemle beraber bunu asla yapamayacak olmaktan korkuyorum. Aslında kafamdakilerini yazıya dökmek benim için iki türlüdür. Birincisi, olay yaşanırken dağınık bir yazıyla kafamdakileri dökmek. İkincisi ise birinci türdeki dökülmüş fikirleri gözden geçirip ─ve çoğu zaman da komik bulup, yaşananları şöyle bir objektif ve entelektüel üslupla sabitlemek. Fakat bu ikisini bir arada yapmak -yani şu an denemeye çalıştığım şey- benim için ilk olacak. Bu konuda korkum şu ki, diğer olaylar gibi bu konunun da arasından bir zaman geçmesini beklemek, belki de bu olayı unutmamla sonuçlanabilir. Oysaki yaşadığım tüm diğer şeylere bir baksam, onlara kıyasla esas hatırlanması gereken dönem bu dönem değil midir?

 Üniversite hayatımın çekingen ve asosyal bir başlangıç bölümünün ardından, doğa bilimleri ile tanışmamın verdiği haz ve kafa karışıklığı ile zaman zaman bunalıma girdiğim oluyordu. Konuları öğrenirken takındığın ayrıntıcı ve özenli üslup sayesinde birçok şey öğrendim. Fakat bu dönemin ilerleyen zamanlarında bazı değişiklikler meydana geldi. Şiir okumaya başladım. Roman aldım. Sosyal bilimlerle ilgilenmeye başladım. Bu benim için çok aykırı bir durumdur ki babam beni liseye hazırlık döneminde, seni sosyal bilimler lisesine veririm, diye tehdit ederdi! Tarih ile ilgilenmeye başladım, şimdiye dek hep nefret etmişken. 2016 yılının Eylül’ünden itibaren bilim tarihi ve bilim felsefesi ile haşır neşir olsam da okuduğum hakkında eleştirel düşünmeye daha sonraları başladım. Asıl değiştiğimi düşünmeye başladığım dönem, ressamın elinden çıkmış, daha önceleri görsem ne saçma bir resim diyebileceğim bir tabloyu gördüğümde, içerilerde bir yerlerde kıpraşan ve ağlamama sebep olan bir duygunun vuku bulmaya başladığı dönemdir. Ana fikrinin bu olmamasına rağmen gözlerimden yaşların gelmesine sebep olan filmler izledikçe, bende duygu uyandıran fakat yıllar önce şarkılara ağladığım dönemlerde duysam “iyi de bunda ağlanacak ne var” diye tepki vermemin muhtemel olduğu ezgiler duydukça kavrayışımın ve duygusallığımın boyutunun değiştiğini fark ettim.
Bir odada tek başına veya bir köyde, bir masa başında kitapları ve kalemleriyle tek başına kalmışlığı hayal etmiş olan ben; toplumdan, toplumsal sorumluluktan, kaynaşmaktan, bir olmaktan bahseder olmuşum. Feda etmeyi, bir şey almadan bir şey vermeyi, karşı çıkmayı insanla bütünleştirmişim. Okuduklarımda kaybolduğumu düşünsem ki evet kayboluyorum: İnsan olmanın ne demek olduğunu, okuduğum yazarlardan etkilenerek belirlemiş olsam da okuduktan sonra reddettiğim fikirlerde yok değil. Her fikir beraberinde eylem ihtiyacı gerektirmeyebilir. Şayet yeni edindiğiniz fikir sizi bir eyleme davet ediyorsa o fikirden gerçekten de emin olmanız gerekir çünkü hayatınızın hatasını yapabilirsiniz.
Küçüklüğümden beri insanın ne olduğu çokça kez gündeme gelmişti. Şöyle bir durup, insan kalabalığının içerisinde, ben ne yapıyorum? Sonra ne yapacağım? İşlerin sonu nereye varıyor? Zaman nedir? gibi sorular sormaya başladığınızda kendinizi içinden çıkamadığınız ancak zaman zaman rahatlattığınız bir girdabın içerisinde buluyorsunuz. Bir insanın ne işe yaradığı, ne anlam içerdiği ve niteliğinin ne olduğu sorularının cevabını ararken çevremden gördüğüm şeylerin etkisi çok büyük olmuştur bu güne kadar. Annem ile olan başbaşalığım ve onun beni yetiştirme üslubu da bunu çokça etkilemiştir. İnsanın ne olduğu konusunda yenilen ilk darbe okul hayatından gelir. Başta çocuk, para denen şeyle tanışır ve ailesi tarafından aşılanan tek şey paradır. Oysa bu ıstıraplı ideolojiyi seçen, alın yazısını bu içinden çıkılamaz çukurun içine atan, ailenin kendi seçimleridir. Oysa çocuğun kaderi para etrafında dolanacak değildir. Fakat çocuğun ömrü para etrafında dönecek şekilde yapılandırılır. O çocuk artık maaşı bol olan bir meslek için çalışması gerekir. Aile, çocuğu gelir gider hesaplamalarıyla, amorti süreleriyle, zaman planlamasıyla oluşturduğu bir proje yerine koymuştur. Duvarlarına yazılar asarlar, aslanlar gibi yaşamak için eşek gibi çalışması gerektiği söylenir. Oysaki meslek hayatında kendisini bambaşka şeyler beklemektedir. Oysaki bilmemektedir, babasının veya ona öğüt veren herhangi bir kişinin dahi yapamadıklarını arzuladığını henüz görmemektedir. Çünkü o çukura düşmüş kişi daima yapamadıklarının hayaliyle yanar tutuşur. Yapamadıklarını başkasına öğütler. Hâlbuki yapamadığı o şeyler birer arzu nesneleridir. Eğer ona bir şans tanısak, yapamadığın şeyleri yap desek, ömrünün sonunda yine elde edemediği şeylerin hasretiyle etrafa öğüt verecektir. Veya açgözlülükle dahasını isteyecektir. Şayet bu ideolojinin parmaklıklarının kurtulabilirse ancak gerçek anlamda hayatını değerlendirebilir. Günümüz modern dünyasında bir çocuğun ilk yokuş yukarı koşusu burada başlar. Ve çoğu zaman bu yarışın anlamsızlığını, gereksiz oluşunu, saçma oluşunu, asıl gaye olmayışını fark edebilen çok az insan olur.
Modern çocuğun koşturduğu tek yarış bu parasal düzen değildir. Fakat parasal düzenin birlikte bir yapı oluşturduğu bencillik de beraberinde onu hapseden ve farklı bir hayat yaşamasına sebep olan diğer bir düşmandır.  İnsanın bu bencilliği ve birikim yapma isteği, insanlığın her döneminde zorbalıkla sebep olmuş, tanrının toplumları helak etmesine sebep olmuştur.
Peki, insan nedir? Görevi nedir? Bunlar, bazı düzenlere karşı çıkılsa bile hala gizemli sorulardır. Fakat bu sorular ve bu soruların arayışı içinde olmak, karanlık bir mağarada kaybolmuş birinin ışığı görüşü kadar sevinç verici ve ağlatıcı şeylerdir. Bir düşünce yapısıyla karşılaştığımda, onun diğer olayları da açıklayabilmesi, benim bu yeni fikri reddedişim ve kabul edişim arasındaki sınırı belirler. Matematiksel bir modelin kapsamı, geçerliliği, tasarlanışı nasıl hep bu daire etrafında dolanıyorsa dünya ve hayat görüşüm için de bu böyledir. Önce kişi arkadaş çevresini izler. Kim daha uzundur kim daha güçlüdür görür. Daha iyi top oynamanın daha büyük erdem olduğunu zanneder. Oysa bunlar içi boş mukayeselerdir. Hayatı açıklamada yetersiz kalır. Sonra okulu izler. Ne kadar çok not alırsam o kadar iyi düzenine bakar ve görür ki bu düzen de birçok şeyi açıklamaktan geridir. Sadece sıradan robot insanlar yetiştirmek için vardır ve örneğin görme engelli bir bireyin hayatına uymaz. Sonra kişi tekrar bakar ve görür, mahalle ortamındaki çocuklar sadece yaş atlamıştır. Sokak giysilerini çıkarmış yerine takım elbise giymiştir. Şimdiyse sen daha uzunsun değil senin CV şöyle seninkisi böyle yarışına girmişlerdir. Bir firmanın aradığı insan genellikle erdemli, tastamam bir insan değildir! Aksine daha köle ve daha robottur. Dışarıda bir kafa yapısı tanırdım. Evime, okuluma, sevdiğim şeylere bakardım. Çoğu daha ev yaşantımı açıklamada yetersiz kalırdı. Hiç biri, doğal engeli sebebiyle yaşamdaki birçok şeyden mahrum kalmış, yardıma muhtaç bir kişiyi veya karşılığında herhangi bir kazanç ya da teşekkür istemeyen bir kadının uğraşlarını açıklayamazdı. Ben de açıklayabilen bir yapı arayışında reddettim hepsini. Evdeki her bireyin birkaç üniversite bitirmiş olmasına rağmen çoğu ile ilgili çalışmaması, hatta karşılığında para almadan birçok hizmeti sağlaması; para, birikim, güç ve dünyevi merkezli ideolojilerin çoğunu baştan reddetmemi sağlıyordu.
Tüm hayatı şekillendiren, adeta Mısır’ı geçtikten sonra Nil nehrinin toprağı yeşertmesi gibi yeşerten görüş ve yapı, modern dünyanın sağında solunda yukarısında veya aşağısında değildir. Bu yapı, günümüzde ailelerin ve toplumun kişiyi olmak için zorladığı şey de değildir. Hayır, bu para değildir. Bu, bilgi de değildir! Seçilmiş olan ne olursa olsun amaçtan yoksundur. Demek istediğim bahsettiğim şey, başlı başına bilgili olmak değildir. Çünkü bilgili olan kişi bilgili olmuştur çünkü o bilgiler sayesinde para kazanmanın hasretini kurmuştur. Bu uğurda 30 yılını vermiştir. Sonuçta çok saçma bir hedef uğruna bilgili olmayı sürdürmektedir.
İnsanın ne olduğu sorusu; mühendislik gibi doğa bilimlerini öğrenip, insanların yaşamlarını kökten değiştiren olaylarda rol alan insanlar için aslında elzem bir sorudur. Bugün evimizdeki elektronik cihazları sıralasak, dışarı çıktığımızda en kötü uzaktan sesiyle bile haşır neşir olduğumuz “yeni canlı türlerini” sıralayacak olursak hepsi mühendislerin etkin olduğu ürünlerdir: telefon, bilgisayar, buzdolabı, otobüs, uçak… O, sadece doğa bilimlerini bilerek nasıl bu kadar insana el sürebilir ki? Kendisi toplumdan, insandan, tarihten anlamadan nasıl buna cüret edebilir! İnsan, toplumu anlamadan nasıl topluma çözüm üretebilirim diyebilir, bu hakkı ona kim vermektedir?
Hayatımın 21-22 yaşından itibaren içerisinde bulunduğu vaziyet bu oldu. Bu işe ilk başladığımda değişmez diye düşündüğüm birçok şey değişti ve bu şekli aldı. Dershanemden tanıştığım ve üniversite hayatım boyunca da iletişimi sürdürdüğüm bir dostumla lise dönemi bir kafede oturup hayal kurardık. Evleneceğimiz kızların hayalini kurardık. Hep birini sevsek derdik. Sanki insanın tek gayesi bu imiş gibi. Hâlbuki dışarıda, bu tarz konulara gelinceye dek bir sürü konu var. Bazen hep karşı cins konusunda sıkıntılı olmamın bir işaret olduğunu düşünmüşümdür. Çünkü gençlikteki bu bağlar, insan ömründen büyük bir parça koparır: onu oyalar, uyuşturur.
Benim için ideal olmuş, ulaşılacak bir yer olmuş olan yalnızlık, köy, inziva ortamı aslında üniversitenin son yılının son dönemlerine kadar hiç zarar görmeden korunmuştu. Her şey bitse ve ben de kaçsam diyordum. Bu konuda ilk adım, hiç de inanmayarak ve istemeyerek başvurduğum staj oldu. Orada bana takım çalışmasından bahsettiler. Her ne kadar takım çalışmasının bu kadar mucizevi olmadığını düşünsem de mecburen bu yönteme yakınlaştım. Evet, takım çalışması konusunda artık düşünüyorum da topluca bir başarısızlığımız var. Takım çalışmalarından hep kırılmış ve sinirlendirilmiş ayrılıyorum. Tabi artık bunun olağanlığını ve normalliğini fark etmiş bulunuyorum. Bu işi ki bu iş her ne olursa olsun, birileri tarafından yapılacaktır ve tabi ki birileri tarafından da yapıldığı zannedilecektir.
Benim için bir diğer olay, aslında en önemlisi olan kabuktan çıkma kararı son dönemin başında gittiğim umre ziyareti olmuştu. Orada peygamberleri bir nebze hissettim. Orada bambaşka şeyler oldu. İçinde bulunduğumuz savaş dediklerinde gülerdim. Tamam, evet var derdim. Ama anlamazdım. Oraya gittiğimde fark ettim ki berbat bir haldeyiz. Ve bir şeylerin yapılması gerekiyor. Sıkıntı şu ki bunu kimse yapmayacak. Kimse bu konuyla ilgili bir şey yapmayacak. Yalnızlık idealim, inziva idealim belki çok olacaktı. Ancak bu, içerisinde bulunduğumuz mücadele gereği olması gereken bir şey.
Şimdi ise keşfettiğim yapı, bana ulaşan edindiğim bilgi, düşüncelerimin oradan oraya zıplamasıyla her yerden bir şeyler alarak ortaya koyduğu şeye göre insan nerede olursa olsun sorumluluğu, bilinci ve iradesi de onunla birliktedir. Mesleği ne olursa olsun hitap ettiği toplum yine aynı toplum, konuştuğu canlı her nerede olursa olsun aynı insan, eve getirdiği para ne olursa olsun feda etmesi gereken pay aynıdır. İnsan özünde ne kadar mülk veya mekanik güce ulaşırsa ulaşsın etrafındaki, onu esir eden şeyleri göremedikçe anlamlı değildir. İçi boştur. Saçmadır. Bel bağlanacak bir amaç değildir.
Çokça kez dünyanın yanlış bir çağında doğduğumu düşünmüşümdür. Bu çağ, güvencesi itibariyle geçmişteki çağların en zirvesini yaşamaktadır. Evim, param, işim, sağlığım bir şekilde güvence altındadır. Biri çıkıp beni öldürebiliyor olsa da günümüzde bu, geçmiş dönemlere göre daha önlem içerisindedir. Fakat öte yandan bu çağ öylesine zindandır, öylesine hapistir ki doğan birinin oturacağı yerden gideceği mekânlara kadar her şey belirlenmiştir. Hiçbir şey kişinin seçimine bırakılmamıştır. Bazen hep iyi arkadaşlar seçtiğimi düşünürdüm. Hayır! Arkadaşlarımı özümde ben dahi seçmemişimdir.
Üniversite hayatımın her geçen döneminde biraz daha rahatlama umuduyla, falanca hafta geçsin düze çıkacağım, falanca süre geçsin rahatım gibi söylemlerim hep kursağımda kaldı. Gittikçe artan sıkışıklık ve yoğunluk, beraberinde olan sorumluluklar her geçen gün arttı da arttı. Bu sebeple artık o kadar alıştım ki tatillerde bu düzene hasret kalıyorum. Köyde yaşamayı ideal edindiğim zamanlar hep dedeme özenirdim. Erken yaşta emekli oluşuyla beraber, ah ben de okulum bitsin kaçacağım gideceğim derdim. Sağlık sorunları haricinde her şeye bir çözüm getirdiğimi ve gerçekten de bunun uygulanabileceğini düşünürdüm. Şimdiyse durup bir bakıyorum. Bu adam kaç yıldır emekli. O kadar yıldır ne yapar ne eder? ─Hiç. Koca bir hiç. Aslında benim idealimde sürekli bir işle uğraşıyor olacaktım. Fakat dedem de uğraştı. Bireysel uğraşlar. Şimdi ise bu fikirsel değişikliğin farkındayım. Ve evet, bu fikirsel değişiklik beraberinde eylem istiyor ve bireysel bir çıkar yerine toplumsal bir hedef taşıyor.
Üniversite hayatım güzeldi. Yaşanılır cinstendi. Birçok eğlencesinden mahrum olarak geçip bitmiş olduğunu düşünüyor olsam da şöyle bir bakınca geçmişe, gerçekten de eğlencelerle dolu olduğunu hatırlayabiliyorum. İşte böyledir. Ne kadar eğlenirsem eğleneyim sürekli kafa daha fazlasında kalacaktır. Bu sebeple bir yerde bu işin sonlanması gerekiyordu ve öyle de oldu. Üniversite hayatına başlamadan önceki halimi bir düşünüyorum ve şimdi öğrendiklerimi düşünüyorum. Acaba hayatımın başka hangi döneminde bu kadar ivmeli adım atarım ya da atabilir miyim bilmiyorum. Üniversite hayatıyla ilgili yapılabilecek mantıklı şeylerin çoğunu yapmış sayılırım. Keşke sosyal ilişkiler konusunda daha başarılı bir son olsaydı fakat şu an için o kadar da kötü bir vaziyet yok.
Eski yazılarımdan da dikkatimi çeken, yazı gerekmeksizin de ruhsal olarak farkında olduğum bir huyum var ki o da bu tarz dönem kapanışlarında ruhsal olarak bir çöküntü içine giriyor oluşumdur. Yine lise dönemi ve hatta ortaokuldan liseye geçiş döneminde birbirine benzer durumlar yaşamıştım. Benzer şekilde çok duygusal haller içerisinde olduğum anlar oluyor. Nefes almakta zorluk çekip kendimi dışarı attığım, Sabahattin Ali’nin ifadesiyle, dışarıda tanıdık yüzler gördüğüm ancak kendilerinden kaçtığım çünkü bu konumda beni anlamayacaklarının farkında olduğum anlar sıkça oluyor. Çokça kez ağlıyor, geçmişten bir şey hatırlamayadurayım keyfimi kaçırıyorum. Hayatımın her döneminde farklı farklı insanlar olacak ve her insan kendi dönemindeki hali ile anlam taşıyor olacak. Üniversite döneminde edindiğim arkadaşlarım elbette ölmeyecekler, fakat artık okul arkadaşı olmayacağız. Benim zihnimdeki okul arkadaşım o haliyle hatıralarımda kalacak ve artık kendisi her ne kadar karşımda da dursa okul zamanındaki okul arkadaşım olmayacak. Bu, daha önce de kendimce açıklamasını yaptığım değişken mantığıdır. Ve her karakter dönemini kapattığında artık ölüdür. Bu mantığa göre eski sevgilinizle evlendiğinizde aslında ortada iki kişi vardır: gençlik dönemindeki sevgili ve ilerleyen yaşlarımda evlendiğim eş. Eğer dikkat edilirse ikisinin zihinlerde farklı iki karakter olduğu anlaşılır. Bu tarz ayrılık dönemlerinde bunun acısını yaşıyor oluşum hem beni bir miktar yıpratıyor hem de bir sonraki dönemde asosyal ve obsesif olmama sebep oluyor. Geçmişimdeki en takıntılı ve en içe kapanık zamanlarıma baktığımda lisenin ve üniversitenin ilk yılları olduğu bariz bellidir.
Başlangıcının nasıl geçtiği bilinmez, ilk yarısının öğrenme hevesiyle dolu kısmen soyut-psikolojik fakat beraberinde karşı cinsle çok hatırası olan, son yarısının da toplumsal tarafı ağır basan üniversite hayatımdan geri kalanlar bugün yazılanlarla beraber şimdilik kapanmış gibi görünüyor. Kendime örnek edindiğim şahsiyetlerin çoğunun bu tarz ayrıntılarına yer verilmese de, esas devrim niteliklerindeki işlerini yapmadan önce ilim ve hikmet öğrendikleri gerçeği beni bu yıllarıma âşık ediyor. Odamda, hayatımda şu ana kadar ne var ki diye soracak olursam, masamın raflarına, dolaplarıma girmiş olan şeylerin hepsi bu üniversite hayatı beraberinde gelmiş şeyler. Ve ben de bundan gayet memnunum. Çokça kez tekrar ederim, 5 yıl üniversite okudum bunlar yaşandı. Bir 5 yılım daha olsa yine okurum.