25 Temmuz 2019

Peki, hiç arkadaşım yok mu?

Düşündüğümde, bilhassa, kendimi özellikle bir arkadaş grubuna ait hissettiğim zamanlarda hiç olmadığım kadar yalnız oluyordum. Her zaman daha iyi olurdu, baş başa bir arkadaşla buluşmak yerine bir toplulukla beraber olmak. Ancak o zaman aynı zamanda kendimi orada hisseder ve ancak o zaman kendimi oradan uzaklarda görebilirdim. Düşünüyorum da ben hep bir parça yalnız kaldım. Çünkü kafasındakileri cilalamadan söyleyen, sabahları çatık kaş ben, arkadaş ilişkilerine yeteri kadar önem vermezdim.

Yalnızlık bir kendini dinleme yöntemi, bu yüzden başkalarını dinlemekten geri kaldım. Bu konuda pişman değilim, herkesin kendince bir kusuru vardı. Aslında bakarsanız bu kusurlardı arkadaşlığın temeli. Fakat çoğu zaman, hangi dili konuştuklarını bile bilmediğin bir ülkenin en yabancı ara sokağında kaybolmuş gibi hissederdim kendimi. Ve özellikle de öyle zamanlarda hiç olmadığım kadar yaratıcı ve hiç olmadığım kadar kendimden geçmiş olurdum. Kolay ağlardım, kolay alınırdım. Bazen de tam tersi olur, hiçbir şey hissetmezdim.

Bu hangi insanın problemidir? Hep kendini düşünüp ilgi bekler durumdaki bir insan. Başka bir deyişle kimseye hal hatır sormamış köşede bekler durur bir mahlûkat. Fakat öyledir ki insan kendini kendi gözleriyle gözlemlemektedir. Her yaptığının arkasında mantıklı veya mantıksız, derinlerdeki başka bir sebep-sonuç ilişkine dayanan bir gidişat bulunmaktadır. Bu sebepledir ki kendisini kendi çerçevesiyle gördüğü sürece yaptıklarını gayet makul bulur.

Bencil ve manipüle edici insanları hep itici bulurdum. Bu, bunun hoş olmamasından kaynaklanan doğal bir sonuçtur. Veya aynı karaktere sahip olmamdan doğan bir çatışmadır. İki insan aynı anda manipüle edemez. Ve her iki taraf da aynı anda ilgi odağı olamaz. Bu sebeple midir bilemem, insanların bazı davranışlarını gördüğümde hemen onlara hasar verme eğilimine geçerim.

Çoğu zaman, hatta belki de her zaman, biri bana gelip soru sormadığı sürece sessiz kalmayı tercih ederim. Biri benimle gelip tanışmadığı sürece muhtemelen gidip tanışmam. Onca, hatta belki de sadece bana çok gelen miktardaki arkadaş sayıma nasıl ulaştım ben bile bilmiyorum. Ve zaten öyle değil midir, bulunduğunuz durum ve zaman gereği bir anda bir arkadaş çevresinde buluverirsiniz kendinizi. Haftalık programlarını başka biriyle çakışır, denk gelirsiniz. Birlikte yapmak zorunda kalır veya yolda denk gelirsiniz. Aslında bakarsanız siz bile seçemezsiniz kimle arkadaşlık edeceğinizi.

Arkadaşlarımla birlikte vakit geçirmekten keyif alırdım. Hani öyle bir an vardır ki en saçma haliniz olmak istersiniz. Ortada 5-6 farklı kişi vardır ancak bu tuhaf bir andır ki tek bir vücut gibi samimi olursunuz. Tıpkı kendi çorabınızı koklamak gibi. Dünyanın hoş duygularından mıdır bilmem, saçma olaylara gülersiniz sarhoş bile olmamışken. Dostum, bu insandaki tuhaf bir histir. Öte yandan bu bir aşk gibi de değildir. Bu an, saatin bir sonraki dakikaya geçmesini istemediğiniz bir etkinliktir. Ne zaman bir daha toplaşacak olsanız aklınızda bir şartlandırma olarak kalır. Keyif, eğlence, gülüşmeler, samimiyet…

Bilirsiniz, dostlar. Bazen hiç kelime anlatmasanız da birlikte vakit geçirmek istersiniz. Geçmiş beyninizde eskisi kadar aydınlık değildir fakat çok iyi günler geçirmişsinizdir, bunun idrakindesinizdir. Tüm bu hoş duygular bir yana, bazen de acı ve buruk bir tatla masaya oturursunuz. Gülümsemeden, söylenenleri klişe bularak. “Ben burada ne arıyorum!?” edasıyla bazen tek kelime etmeden bir çay bahçesinde arkadaşlarınızla oturursunuz. İşte bu iki zıt uçurum, bu birbirinden tamamen zıt iki ayrı olay, bu bambaşka iki insan kafası benim arkadaşlarımla olan ilişkimi yeteri kadar yıprattı.

Hiç mi arkadaşım yok? ─Elbette var. Bir zamanlar her gün aynı otobüsü kullandığım veya aynı kursa gittiğim, bazense sıra arkadaşım olan insanlar hep var. Dikkat et, hep de olacak. Bu varlık, hür bir seçimden doğan bir arkadaşlık değil, aksine bir mecburiyetten doğan birlikteliktir. Bir dönem, ortaokuldan mezun olurken, sıra arkadaşımla yaşadığım güzel anılarımı bir kâğıda yazmaya karar verdim. Onunlayken güldüğümüz, aklıma gelen her türlü cümleyi yazdım. Lise bittikten sonra ise denk geldik buluştuk. Ne artık eski şeylere gülebiliyoruz. Ne o eski şeyler artık beni güldürüyor ne artık o arkadaşım sahip olduğu sıfatla berber yaşıyor. O artık mekanik olarak başka yerde mevcut olmasına rağmen, asla geçmişte yaşadığımız gibi biri olamayacağı için artık bir ölüdür.

Geçmiş yaşandığı an güzeldir. Güzel olduğu düşünülen anılarsa özünde, çok güzel geçen bir güne dayanır. Dayanır ki tekrar buluşmak istensin ve buluşmaların devamı gelsin. Bugün bir arkadaşımla buluşacak olsam, eskiden güzel vakit geçirdiğim biriyle görüşmeyi seçerdim. Peki, eskiden de aynı mantıkla seçiyorsam? Demek istediğim, beynin küçük bir yerine sıkışmış kalmış, net bir şekilde hatırlanmayan kısımlarına yerleşmiş hatıralardan biri öyledir ki tesadüf, planlanmamış, saf ve harika dolu. Öylesine güzel ki hatıranın kendisi gitmiş bende uyandırdığı hisler kalmış. İşte böyle durumlarda dostlarım, arkadaşlarımla hem görüşmek istediğim ama bir o kadar da görüşmek istemediğim zamanlarda bu duygularla dolar taşarım.

Çok güzel geçen bir gün, tekrarı ve daha güzeli olmayacak şekilde, geçmişte kalır. Eğer arkadaşlarımla oturduğum bir yerde keyifli anlar geçiriyorsam bu gerçeği hatırlar dururum. Bu durumun dehşetinden olsa gerek beni bir korku salar ve paranoyak hale gelirim. Bu kasti bir davranış mıdır yoksa bir güdü müdür bilemem. Sadece bildiğim tek şey, tarifi ve anlatması güç tuhaf hislerdir.

Arkadaşlarımı hep sevdim. Konuşmayı ve itiraz etmeyi de. Fakat bu bir huy olacak ki doğam gereği hiçbir zaman bunu sunabilecek sorumluluğu gösteremedim. Mesela, bir arkadaşıma nasılsın diye soramadım. Bunun suçlusu işin özünde ben değil, beni yetiştiren ortamdır. Birine selam vermeyi klişe ve saçma bulmam benden kaynaklı değil, bana selam vermeyi alışkanlık haline getirmemiş ailemdir. Bugün biri bana nasılsın diye sorsa, bunu saçma kabul eder yapmacık tepki veririm. Bu bir roldür.

Ruh halim ve duygularım çok çabuk şekil değiştiriyor olsa gerek, bu durum insanlarla olan ilişkime çabuk yansıyor. Bazen internetteki paylaşılan görsellerden görüyorum. İnsanlar lise arkadaşlarıyla birlikte buluşuyor, birbirleriyle eğlenceli şeyler yapabiliyor. Eğlenebiliyorlar, samimi olabiliyorlar. Bense nedense kendimi ortama karşı yabancı hissediyor ve arkadaşlarımı tek tek kaybediyorum.

Benim için içinden çıkamadığım bir gerçek vardır. Yani en azından deneyimlerle desteklenen bir işleyiş, bir son, bir kader diyelim. Her zaman arkadaşlıklarım farkında olmadığım bir seyirle gerçekleşmiş ve farkında olmadan büyük bir öneme sahip olmuştur. Örneğin, çok yakın bir arkadaşım varken benden yakın bir arkadaşımın ismini söylemem istenirse sanırım doğrudan aklıma gelmez. Fakat zaman geçtikçe, olur da aramız kötüleşirse, birden bire gerçekten de yakın bir arkadaşım varmış diye iç geçiririm. Ayrıca deneyimler hep bu süreci aynı noktaya sürüklemiştir. Önce yavaş yavaş ilgi alanları birbirlerinden ayılır, ortak yapılan eylemler seyrekleşir. Ardından dışlanırım. Hayır, bu bir doğrudan dışlanma değildir. Olayların dışında kalma, habersiz kalma, bilmeme-bilgilendirilmeme, aynı oyunu oynamama gibi şeyler. Sonra sonuç hep aynı olur: yıllarımızı paylaştığımız insanla bir yabancı gibi takılırız. Sanki çok çok uzaklarda kalmış gibi. Sanırım aradan yıllar geçse de aynı samimiyeti koruduğum bir arkadaşım hiç olmayacak. Bu karamsar bir stem veya dilek değil. Arkasında kavramsal veya felsefik bir sorunun yattığını düşündüğüm bir şeydir.

Geçmişteki tüm arkadaşlarıma ve gelecekteki hepsine söyleyecek öz ve geneli kapsayan bir şey var. Hepiniz çok naziksiniz, pardon bir kısmınız naziksiniz. Fakat kaba olsanız dahi sizi seviyorum. Anlaşmamızın güç olduğunun, iletişimimizin bir türlü öteye gidemediğinin, sizi zaman zaman kırdığımın farkındayım. Çoğu zaman bir sınavla ilgili düşüncem şöyle olurdu. Bu sorunun cevabını bilmiyorum ama benimle ilgili neyi ölçünün bilincindeyim. Bu sebeple, tam puan almayı hak ediyorum. Benzer şekilde, aramızdaki durumun farkındayım; dolayısıyla, arkadaş olarak kalmayı ben de hak ediyorum.

Birinin Ölmesi

Küçükken yaşanan kötü hatıralarda çocukluk arkadaşının ölmesi yaralayıcı bir olaydır. Bu olayın etkilerinin uzun veya derin olması normal görülebilir. Burada aslında tam olarak insanın üzüldüğüne bakarsak, aslında, sıradan birinin ölmesinden çok farklı değildir. Nitekim bu, her ölüm haberi gibi sıradan bir ölüm haberidir. Arkadaşınızla tekrar görüşemeyeceksinizdir. Halbuki bir sürü hatıranız vardır. Geçmişte çok eğlenmişsinizdir. Kendinize has bir diliniz ve jargonunuz vardır: kimse sizi onun gibi anlayamaz. O, farklı espirilere güler. Onunla belli filmleri izlemek eğlencelidir. Aynı filmler başkasıyla gitmez. Esasen acıyı böylesine diğerlerinden ayıran şey bu gibi düşünceler olur. İstisnai durumlardan bahsetmiyorum.

Farklı hayat dönemlerimde hep farklı arkadaşlarım olur ve bu dönemler bittiklerinde arkadaşlarımla alakam da bir şekilde kesilir. Mesela okulun başlaması ve bitmesi. Lisedeki okul arkadaşım, ben üniversiteli olduğumda artık okul arkadaşım değildir ve eski sınıfına ait olur. Çok kısa bir şekilde, arkadaşımla alakam okulun kendisidir. Eğlence de hatıra da komik olaylar da hep okulla alakalıdır. Fikrim, okulun bitmesiyle kesilen alakanın ölmesiyle kesilen alakaya benzemesine dayanır. Aradaki tek fark arkadaşınız vücut olarak halen diridir ve bir şekilde iletişim kurmanız mümkündür. Fakat alakanın kesilmesiyle gelinen son durumda zaten her şey asla eskisi gibi olmamaktadır. Konular ve zevkler değişmiştir. Lise arkadaşınız, üniversiteye geçilmesiyle beraber artık o lise arakdaşınız değildir. Bunun ölümle gelen bitişle arasında çok büyük bir fark yoktur.

Yaşamın her evresinde doğal olarak gerçekleşen bu durum, neredeyse her dönem geçişinde yakın arkadaş adedi kadar cenza kaldırmış gibi hissetmeme neden oluyor. O veya bu şekilde arakdaşlarımla iletişim kursam da eskisi gibi olmuyor, bu da doğal. Buluşmalarda sanki ilk defa buluşuyormuşçasına yabancılık çekerim. Bu, yaşadığım ruh halinin dayanak noktasıdır.