5 Ağustos 2019

İş hayatına başlamak

Günümüz klasik yaşam evrelerine baktığında kaçınılmaz halde o aşamayı görürsün: işe başlamak. Kendi hayatımda gördüğüm şey; ben, o veya bu şekilde kendime hep bir eylem, iş ve uğraş bulup zamanımı bir şekilde harcamışımdır. Uzaktan masum gözlerle çalışanların hayatlarına baktığımda üzüntü duyardım, acı çekerdim, dert edinir işçiye acırdım. Ben, derdim, bana para vermeyin derdim. Yeterki sevdiğim işi yapayım. Elbette ki bu hayatı tam anlamıyla açıklamaya yetmeyen, iş hayatına uydurulabilecek bir öz taşımayan klişe söylemlerden biri oluverdi.
Benim tuhaf bir yapım var. Bilmem nasıl tarif edilir, bunu özgürlüğüne düşkün insanlar daha iyi anlarlar. Çok eskiden mahallede dövüş sanatları eğitimi veren ücretsiz bir kurs açılmıştı ve arkadaşlarla kursa kaydolmuştuk. İlk hafta bir şekilde antrenmanlar yapıldı. Benim aklımdan geçense haftanın üç günü bu tempoyla spor yaptığımda gerçekten de yorulacağım ancak bu işte de gerçekten ilerleyeceğimdi. Fakat sonradan beni rahatsız eden bir düşünce sürekli kafamı kurcalamaya başladı. Şayet ben sürekli bu kursun antrenmanlarını yaparsam, peki o zaman kendi keyif aldığım egzersizleri ne ara yapacaktım.
Benzer olay aradan bir kaç yıl sonra üniversite hayatında ağırlık kaldırma yarışmasına girme ihtimalim olunca da yaşandı. Ağırlığı keyif için kaldırırken haz alıyordum fakat yarışmaya hazırlık için kaldırınca keyifsiz, tatsız, iğrenç bir şey oluveriyordu. Keyifle gittiğim spor salonu, beni yoran bitiren ve mutsuz eden bir yer oluyordu.
Beni en iyi özgürlüğüne düşkün olanlar anlar dedim. 2 saat boyunca gezinerek bisiklet sürdüğüm oluyor. Fakat bir gün bisiklet yolu olan semtte bisiklet kiralayasım geldi. Ve ben fark ettim ki bisiklet yolundan gitmek ne kadar da tatsız bir eylem. Ben sanki koca asfalt yolda kafama göre bisiklet sürmeye hasretmişim de ondan 2 saat sürebiliyormuşum. Velhasıl zorunluklar veya sorumluluklar beni bi nevi eylemdem alıkoyuyor, bıkkınlık veriyor; o eylemleri en sevdiğim aktiviteler olarak tanımlıyor olsam bile.
Öğrencilik hayatımda özene bözene hazırladığım ödevleri ve raporları hatırlıyorum. Hatırlıyorum da ben bunların karşılığında hiçbir şey talep etmemişim. Tamamen aldığım hazza odaklanmış ve bir şeyler başarmışım. Bunları yaparken odamda kimi zaman yatağıma uzanmış, kimi zaman da çoraplarımı çıkarıp elimde içeceğimle devam etmişim. Öte yandan iş hayatı, bu serüvenin özgür olmayan halini temsil ediyor beynimde. Bu bir önyargı olabilir. Nitekim ben, neredeyse öğrendiklerimden dolayı ağlayacak olduğum derslerime hep "ulan nerden çıktı bu ders beya" tepkisiyle girmiş bir kişiyim. İş hayatında beni bambaşka şeyler bekliyor olabilir. Kendimi kaybedip üzerinde durduğum iş ile zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım zamanlar gibi de olabilir. Şu bir gerçek ki özgürlüğümün kısıtlanıyor oluşunu alacağım hiçbir maaş örtbas edemez. Bir müddet buna karşı sabredeceğim. Fakat yolculuğun başka bir zamanında başka bir şekilde devam etmem gerekecek (ve buna değineceğim.)
Fabrikayla hayatımdaki ilk tanışıklığımda bir abiyle denk gelmiştim. Soyunma odasında giyinirken sabahın ilk sözünü söylerdi. "Akşam olsa da evde gitsek" derdi. Sonrasında bir miktar bekler ve döngüyü tam bir şekilde tarif eden ikinci cümlesini söylerdi: "Sonra sabah olsa, yine gelsek". Bu kısır döngü sadece iş hayatına ait değil aksine daha geniş kapsamlı bir söyleyiş. İçinden çıkmak için sadece ölmek gerektiği bir çevrim. Benim için çalışmak iğrenç bulduğun bir filmi izlemek gibidir. Kimi zaman seni sahneye kitler fakat genel olarak can sıkıcıdır. Bir sonraki sahnenin güzel olacağına dair daima umut doluyken filmin biran önce bitmesi için de can atarsın.
Mühendislik söz konusu olunca, mesleğinizi arka bahçede yapamıyorsunuz. En azından günümüz dünyasında, şimdilik. Firmalarla ilgili takındığım üslubum hemen hemen hiç değişmedi. Ben biraz asi ve farklı bir karakter oldum, sanırım. Tüm yaşamı ve gençliği boyunca falanca firmada çalışma hayali kurmuş, yine firmanın falanca kişisinin gözünde iyi biri olmaya kendini zorlayan, hatta göreli bu iyi tanımı karşısında kendi iyi anlayışını değiştiren, hatta ve hatta bu firmayla olan kavuşmasını sanki tüm dünya hayatını kurtarmışçasına kendine telkin, etrafındakilere de duyuran kişi olmak istemedim. Dürüst olmalıyım, kendimi hiçbir firmaya ait hissetmiyorum. Aidiyet duygusu konusunda rahatsızlık duyuyorum. Anlattığım kafa yapısı, gizlilik ihtiyacı olan her mahrem kesim için bir güvenlik açığıdır. Çünkü bu takıntısal bağ beraberinde duygu doğurur ki bu duygu da ilan etme, yayma, elde ettiğini etraftakilere haykırma gibi birtakım sonuçlar doğurur. Önem arz eden yerlerde fotoğrafları yer alsın ister. Öte yandan bağı bu şekilde olmayan, felsefesi bundan tamamen bağımsız olan kişi gerçek anlamda bu işi ciddiyetle sürdürebilir. Şu da gerçektir ki bu kişi aynı zamanda bazı şeyler ile korkutulamaz.
Ancak herkes bir rol üslenmiştir. Herkesin bir görevi vardır. Birilerinin işe gitmesi için, diğerlerinin servis şöförü olması gerekir. Bazılarının da hizmetli. Kimileri yemek hazırlamalıdır bazıları da masalara servis etmelidir. Herkes payına düşenden bir şekilde rızıklandırılmaktadır. Diğer bir yandan, hiç bir zaman milliyetçi damarlarım yoğun olmasa da içinde doğup büyüdüğüm ve yoğrulduğum topluma karşı borçlu hissediyor oluşum, beni bu toplumu doğrudan ilgilendiren bir firmada elimden geleni yapmaya itiyor. Aldığım kararların özünde bir miktar bu yatar. Bir şeyler yapma sorumluluğu hissine sahip olmanın aidiyet duygusundan daha önemli olduğunu düşünsem de kimi zaman aidiyeti  ruhsal sağlık açısında  bir miktar olması gerektiğini düşünüyorum. Nitekim kimse bir yurtta yabancı kalmak istemez. Kimse daha önce binmediği bir otobüse bindiğinde huzurla yolculuk edemez.
Çalışıyorum çünkü Musa ve Yusuf'un çalıştığını okudum. Hem de Firavunun sarayında olsa bile! Ve hayatımdaki bu kritik seçimi doğrudan bu sınanışa bağlıyorum. Bildiğim veya inandığım şey şu ki her nasıl bu çalışma şansına bir şekilde getirildiysem yine benzer şekilde esas mesaj için faklı bir konuma getirileceğim. Zor olan şu ki, her şey giderek sertleşicek, altından kalkmaktan zorlanacağım hale gelecek.
İş hayatı beni adam edecek. Fakat ben çocuk kalmak istiyorum! İşin özü esasen budur. Modern dünyaya karşı mızmızım, tripliyim, karşı çıkıyorum. Öte yandan ben bu topluma karşı borçluyum. Bir süreliğine diyorum, bir süreliğine... Sadece bir süreliğine toplum için üstüme düşeni, bu iş teklifini kabul ederek yapacağım. Ve ayrılık vakti geldiğinde, eminim; o vakit, güneşin geceyi yarışı gibi kendini belli edecek.