26 Kasım 2019

Yine: Bir Ayrılık

Her insanın hayatında hata yumağı haline gelmiş ve daima içinde bir ukde ve bir hüzün barındırmış bir olayı veya huyu vardır. Mesele o konuya gelir gelmez, hatta yaklaşır yaklaşmaz, kişiye derin bir nefes aldırır ve gözlerini uzaklara döndürür. Bu noktada insanların birbirlerini yargılamaması ve anlatılan hikâyelerdeki mübalağaları mazur görmesi gerekir. Aksi halde zaten dert üstünde dertler hep vardır ve dahası, çevremizdedir. Bu sebeple abartılarımı yerinde görün. Çünkü ben de biliyorum ki zaman geçtikçe kabuklaşacak olan bu düşünceler ve hisler bir daha asla bu şekilde tarif edilemeyecek.
Daima içerisinde bulunduğum çukur ve kurtulmak istedikçe kendimi yine aynı derinlikte bulduğum; resmen kapana kısılmaktan usanmamış bir fare gibi defalarca kıstırıldığım bir duygunun sonuçlarını dökeceğim buraya. Dökeceğim. Nitekim bir süre sonra serüvenimi bu kadar abartılı ve detaylı anlatmak istemeyeceğim. Anlatılan serüvenlerin böylesine içler acısı etkiler taşımasının sebebi Sartre’nin de söylediği gibi bitmiş olmalarıdır. Tüm heyecan verici şeyler başladıktan sonra bitmeye gün saymazlar mı zaten?
Ayrılıklar daima uçları keskin ve sivri metal aletler gibi göğsüme dayanmıştır. Ayrılıklar hep hüzünlüdür. Fakat bir ayrılığın var olmasından daha derin olanı ise ayrılığın tam olarak şu an gerçekleşiyor olmasıdır. Eğer bir insanla son kez konuşuyorsanız cenazesini kaldırıyorsunuz demektir. Nasıl bilirdik? –Çok iyi bilirdik. Bir fırsatını bulsanız buna engel olmak istersiniz. İşte buraya dökülenlerin böylesine içimi sıkıyor olmasının sebebi, güzel bir hikâyenin son bulmasından ve bu son buluşun tam olarak şu anda gerçekleşmesinden kaynaklanan cenaze törenidir.

Abartılı Duygular

Bu konu nereye çekilmek istenirse oraya çekilebilir. Çünkü psikolojik durumların bir kuralı yoktur, fiziğe benzemez. İnsan karşıdakinin ihanetine bağlarsa her şeyi, terk eden kişi namussuz bir karakter halini alır. Ancak, yine aynı namussuz kişi öyle tarif edilebilir ki hayatın anlamı niteliğinde bir karakter oluverir. Ayrılıkların ardından karşı tarafı en güzel kelimelerle anmak büyük bir erdem taşıyor olsa da içimde yaşanan fırtınanın tarifini yapmak da...
Sen geldin ve benim deli köşemde durdun
Ayrılık, can çekişmekte olan bir bağ, ölmeyi bekleyen birinin ölüp ölmediğini kontrol etmek gibi bir şey. Her sabah gün doğmadan bir et parçası kesiyorum uçurum bilinçaltımda. Kâbuslar, gece boyu uyanmalar… Gün boyu midemde aynı bulantı. Beni boğazlayan ve duvarlar arasında sıkıştıran sıkkınlık daima aynı. Akşama doğru aynı cenazeyi kaldırıyorum. Her akşam aynı acı kaybıma ağıt yakıyor ve o cehennem yatağa yatıp aynı sürecin tekrar yaşanmasını bekliyorum. İşte budur şu sıra benim için yaşamak. İnsanın emekleri karşısında ihanet yemesi böyle bir şeydir. Ortaya her şeyi kattığımın ve bana verilen vaatlerin hepsini ciddiye alıp onlara sadık kaldığımın, dolayısıyla da böyle bir sonu hak etmediğimin fikri, sabahları gönlüme hançer gibi saplanıyor. Ahmet Arif çok güzel tarif etmiştir:
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdân,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep...

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...
Hepsine bir bir anlam ve değer yüklediğim her şey gözümün önünde duruyor. Adeta her eğlenceli şeyi kendisiyle paylaşmayı planladığım bunca şey şu an artık sadece acı veriyor. Oysa ne kadar da çok şey vardı anlatacak olduğum. Yapacağım bir sürü şey vardı. Hani bütün bir ömrü planlamam gerekseydi her köşesine başka bir şey sığdırabilirdim. Okuduğum her satırda, gördüğüm ve anlatmalıyım dediğim her şeyde aklıma o gelirken böyle bir şeyin yaşanması bana odağımı kaybettiriyor. Elbette bunlar hayalî abartılardan başka bir şey değiller. Farkındayım. Fakat siz de bilirsiniz ki yarım kalmanın tanımı zaten budur. Eksilen bir şeylerin var olması başlı başına nasıl mantıksızsa; duyguların şiddetindeki bu abartı da o kadar mantıksızdır. Zaten hep bu konumda sevdalar birden bire büyümez mi insanın içinde?
Bu tür işlerin böyle bitmesi işin doğasında mı vardır? Yoksa tüm bunlar önceden belirlenmiş bir sahtekârlığın ürünleri midir? Belki de tüm bunları görmüşümdür. Onunla ilk buluşmamız bittiğinde ve adımımı otobüse ilk attığımda içime doğmuştur. Ben onu keşfetmenin hazzından ağladım zannederken belki de yaşanacakların bende yapacağı etki mani olmuştur.
Mutlu bir gün. Kalan yarısını, gözlerimi kapadığımda bir ben görebilirim.
Başıma iş açılmış, ciddi hale getirilmiş, odak noktası edinilmiş, parçam haline gelmiş. Ancak sonradan bir başıma bırakılmış haldeyim. İçimde bunun nefreti ve hüznü karmaşık halde bulunmaktadır. Evet dostlarım. Önce ben mi ölsem daha kolay olurdu diye düşüncelere boğulduğum kadından ihanet sözcükleri duydu kulaklarım. Bana ayrılığı ilk fısıldadığı an, hayır hayır konunun ilk oraya vardığını sezdiğim an kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmıştı. Ortaya bu kadar şey konduktan sonra çeken ve giden birinin olması; böyle bir senaryonun mümkün olması saçmalıktan başka bir şey olamaz. Bu, yeryüzünün en mide bulandırıcı çelişkisidir. Karşımdaki iradeye sahipse ancak ve ancak varlık bulur. Fakat bu durumda da beni terk edebilir.

En nihayetinde,

Velhasıl bu senaryo beni bir miktar işgal etti. Bu olay gücünü nereden aldı da böyle oldu bilemiyorum. Depremlere karşı dayanıklı olan güvenilir bir binanın tuhaf bir depremde yıkıldığını düşünün. Demek ki güçlü bir deprem olmalı. İşte böyle, kendi kendime, her şey üst üste gelmiş olmalı diyorum.
İnsanın elinden hiçbir şey gelmediği ve tükendiği noktada, sadece oturup beklemesinden başka yapacağı bir şeyi kalmıyor. Yavaş yavaş saatlerin akıp gitmesini beklemesi gerekiyor. Yeryüzünde artık bağlandığı bir şey olmamasının verdiği hafif üzüntü ile konuyu kapatması gerekiyor. İçerisinde bulunduğum keyif verici yalnızlığımın, kendi irademle, geçici bir süreliğine bozulmasının ardından şimdi; gittikçe sakinleşen fakat ara ara patlayan bir protesto ile yazık bir yalnızlığın içerisindeyim.
Yan yana geçen geceler unutulup gider mi?
Acılar birden biter mi?
Bir bebek özleminde seni aramak var ya,
Bu hep böyle böyle gider mi?
...
İçimdeki fırtına kör kurşunla diner mi?
Kavgalar kansız biter mi?
Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya,
Bu hep böyle böyle gider mi?
Hayat kaotiktir. Hangi kelebeğin hangi kasırgalara yol açacağı öngörülemez. Artık bazı şeyler virgülden sonra hayli sıfırın bulunduğu olsalıklara kaldı. Halen yettiği gibi, bazı şeyler o zaman da yeterdi. Böyle bir konumda, her düşünür kişinin soracağı sorudur: böyle olması mı gerekiyordu ki?