30 Aralık 2019

Ayrılığın Yol Ayrımı: Af ve İntikam

İntikam, ona zarar verme isteği, bu yönde yapılan her türlü nispet girişimi ve kişinin bir şey elde etmeyi umarak denediği tüm yollardır. İntikamın tuhaf bir cazibesi vardır. İçinizin şişkinliğini indirecekmiş gibi, üstünüze gelen duvarları yıkacakmış gibi gelir uzaktan.
(Bu yazı, farklı zamanlarda hazırlanmış paragrafların bir birleşiminden oluşmaktadır. Ayrıca bu yazı, daha önceden yayınlanmış bir konunun devamı niteliğindedir.)

Gerekçe

“Biten bir ilişki” tarifine karşı kibar değilim. Kopan bir bağ demek daha doğrudur. Hatta insanlar geri döndürülemez kopuşlar için ölüm kelimesini kullanırlar. Kopan ve döndürülemez bir bağın şiddeti, yapılmışlarla alakalı değildir. Bağın şiddeti yaşantıların toplamıdır denemez. Dostoyevski şöyle demektedir:
Bağın şiddeti, yapılması hayal edilmiş olanlar fakat gerçekleştirilemeyenler kadardır. Dolayısıyla acı, hiç var olmamış bir şeyin acısıdır. Zarar veren de zararın etkilediği de kişinin kendisidir. Yani insanın zararı kendisinedir. Çünkü en başından beri kendi hislerini kendi algısı körükler. Ezgin Kılıç tüm süreci ve aynı zamanda ayrılığın yol ayrımını özetlemiştir:
Hiç aklında yokken biri çıkar karşına.
Önce hal hatır sormalar, sonra da kısa kısa konuşmalar derken alışırsın ona.
Her gece yatmadan en son ona "iyi geceler", her sabah uykulu gözlerle ilk ona günaydın dersin...
Seversin işte...
Hem öyle çok seversin ki gönlünden çok aklın onda kalır hep.
Kendinden çok onu seversin, onu düşünürsün, onu önemsersin...
En sonunda tamamen kaybedersin.
Ve birini asla kendinden çok sevmemen gerektiğini, göğsünün altındaki o tarifsiz sızıyla öğrenirsin.
Of Rab. Bir ilişki bitmek için başlamıştır. Hatta her iki taraf buna gönülden inanmışçasına bitmekten şaka ile bahseder. Tenha bir parkta, sivri gözlerini dikmiş üçüncü bir kişi gibi ilişkinin her anında sinsice gözetler bu “bitmek”. İki taraf da ondan çekinir. Fakat ayrılık, içinden çıkılamaz o girdaptır. “Bitmek” iki tarafı da kendine çeker. İlişki bitmek için başlamıştır. Peki, ben bunu nasıl unuturum Rab?
Bir insana veda etmek ona bir mermi sıkmaya razı olmaktır. Çünkü netice kavramsal olarak aynıdır. Umudunu yitirmek ise o mermiyi insanın karşıdakine değil de kendisine sıkmasıdır. Bir zamanlar yaşamaktan umudunu yitirmiş ve kuytu köşe kâğıtlara ölümle ilgili dualarını sıkıştırmış biri için her yeni serüven denemeye değer son çarelerdendir. Ortada kaybedecek bir şey yoktur. Oğuz Atay, son çaresini kullanan malum karakterin duygularını şöyle tarif etmiştir:
Beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim.
İnsan böyle durumlarda kendisini olduğundan daha büyük ve daha iri göstermeye çalışır. İşte bakın ben şu karşıki dağlardan daha büyük seviyordum der. Hâlbuki bu, intikam almaya çalışmanın bir parçasıdır. İçindeki hıncın bir şekilde açığa çıkışıdır, karşı tarafa duygusal bir hasar verme çabasıdır. İşin doğrusu şu ki ortada o kadar büyük olan bir şey yoktur.
(Öte yandan) İnsanların çoğu sadece son anları hatırlar. Affedersiniz. Ayakları üzerinde yürüyen omurgalı hayvanların çoğu demeliyim. Bir birey olarak, varlığıyla ve fikirleriyle kendisine değer verdiğiniz canlı ne yazık ki sadece son anları hatırlar.
Onun için tarafınızdan ayrılan tüm vakit, unutulanlar arasındadır. Onunla konuşabilmek için uykunuzdan vermeniz bir şey ifade etmez. Bu, onun bundan sonra istemediği bir fedakârlıktır. Görüşmek için hafta sonlarınızdan veya tatillerinizden ayırmanız boş bir iştir. Çünkü karşınızda sizinle görüşmeyi artık ummayan biri vardır. Burada, intikam hissinin sebebi çok açıktır. Ticaret amaçlı tokalaştığınız birinin ihanetine benzer bu terkediliş. O kişi, sattığı ürün karşısında size fiyat teklifinde bulunur. Sözleşme imzalamadığınız takdirde bunun pek bir önemi yoktur. Ve olan olur. Karşıdaki hikayeyi bitirir.
Benim de zaten hiç gücüm yok yüzüm yok hiç umudum yok
Ama bil ki farklı bir hayaldi işkenceydi bazen bazen çok güzeldi
Ama anlıyorum sesinden kurtulmuşsun sen
Nokta konmuş, bitmiş en güzel hikayem (Teoman, En Güzel Hikayem)
Bana söz verilen geceyi hatırlıyorum. Sahibi tarafından verilmiş bir ücret teklifi gibi. Söz, söz, söz! Büyük bir vaatle, neşeli bir hayalle yatağa yatırıldığımı hatırlıyorum. Hayallerin şiddetini karnımda hissettiğimi hatırlıyorum. Fakat öte yandan elde avuçta var olmayan bir sözleşme... Bu noktada beklemek Allah'a tevekkül etmek olamaz. Bu, Allah'ın adının anıldığı bir aldatmacadır. Bu, birinin emin olmadığı bir şeye karşılık verdiği dolandırıcılık örneğidir. İki tarafın ortaklaşa verdiği bir karar da olamaz. Suç kapsamına girer. Affetmek ve intikam almak şeklinde iki seçeneği doğuran bir durum halini alır. Şimdi, böyle bir dolandırıcılıktan sonra içimde hıncımı almaya yönelik güdüler var olmasından daha normal ne olabilir? Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’da bunu resimdeki gibi dile getiriyor.

Düğüm

Soğuk bir tepelikte donmaktan endişe ettiğiniz sırada birinin gelip size sıcak bir yuva sunduğunu düşünün. Olan şey bundan farklı değildi. Süreç, bir şey olsa da biri gelse ve beni bu cehennemden kurtarsa diye dilekte bulunduğum anda başladı. Sıcak yuva, merhametli bir kucak ve ilgiyle bakan bir çift göz. Tam da bu yuvaya gönülden inandığım bir sırada daha soğuk başka bir tepelikte yapayalnız bırakıldım. Şimdi, intikam güdüsünün olması doğal değil midir?
Hayal kırıklığının şiddeti kişiye özeldir. Bir insanın yaprakların yeşil olmasına üzüldüğünü duysaydık buna anlam veremez ve ironi içeren bir gülümseme atardık. Hâlbuki buradaki üzüntünün sebebi kişinin hayaline olan inancının şiddeti kadardır. Dikkat edilirse özünde, kişiyi üzen şey yaprakların mavi veya kırmızı olmaması değildir. Bu saçmadır. Konunun yaprakların rengiyle alakası yoktur. Mesele kişinin kendisini kaptırdığı durumun doğru olmamasıdır. Dolayısıyla hayal kırıklığı hissiyatı nesnel değerlendirilemez. Mantıksal önermelerle dindirilen cinsten değildir.
İşte affetmek, bu güdülere karşı bir protesto ve bir isyandır. Bir insanı affetmek zordur. Sizde kalan tüm hasarları bir yana bırakıp ona misilleme yapmaktan kendinizi alıkoyma eylemidir. İçinizde ona karşı büyümekte olan öfkeyi dindirme girişimidir. Hayatında hiç alkol almamış birinin alkolü bırakma gibi bir derdi yoktur. O, bunu idrak dahi edemez. Eğer incinmemişseniz affedecek bir durum da yoktur. İçinizde kontrol almaya çalıştıkça daha da büyüyen bir ateş olmadıkça, içiniz ona zarar verme güdüsüyle sürekli sizi rahatsız etmiyorsa affetmenin asaletli surlarıyla karşılaşamazsınız.

Affetmek

Ondan kalma bir şeye gözünüz ilişir. Bazen keyifle gülünen ortak bir espri hatırlanır. Yanlışlıkla fotoğraf çıkar bir yerlerden. Hatta başkasını onun ismiyle çağırırsınız. Titrek ve aciz bir iç çekişle kafanız bir anlığına geçmişe gider. Gözlerine, gece semasına açılan göz bebeklerine. Abdürrahim’in deyişiyle okyanusun dibinde gezmek gibi olan ellerine. Fakat bu rüya kısa sürer. Sürmelidir de. Esmer olmasına karşın parlak olan yüzü yavaş yavaş nurunu kaybeder. Onu nurlu var eden zihninizdi zaten. Tüm bu düğüm ve karmaşa bir bardaktan dökülen su gibi bitiverir. Ona zarar verme ihtimaliniz bulunursa şayet, tüm bunlar göz önündeyken, acıyı bastırmaktır; bir kâğıdı buruşturup çöpe fırlatır gibi atmaktır affetmek. İşte affetmek budur.
Garda sarılmış ve otobüse binmekte olan bir çocuğun hikâyesini hatırlıyorum. İlk defa hayatında garda böylesine bir veda yaşadığı için cam kenarında ağlıyormuş. Hâlbuki bırakmalıdır üzüntü yaksın içini. Dert içini kemirsin dursun. Baktığı bilmem ne kaç yer, hatırlatsın ona geçmişini. Sığmasın. Zaman zaman içini çeksin, uzaklara dalsın. Derin bir nefes alsın, bıraksın. Ne zaman otobüs garına gitse, Allah aşkına bıraksın büyüsün gözünde, o güne gitsin kafası. Bu hatıra yakmalı ve yıkmalı içini onun. Şarkı dinledikçe onu hatırladığından şikâyet ederdi. Ona bakan gözlerini hatırlatan şarkılar da bırak hatırlatsın. İçini çekerek ağlasın gerekirse. Ağlasın çünkü bir daha ağlayamayacak. Çünkü geçecek. İtiraf etsin, o da biliyor bunu.

Empati

Empati, karşıdakini anlamanın en pratik yoludur. Dolandırıcılığı anlamanın en adaletsiz yolu empatidir. Fakat idrak edemiyorum; ben asla emin değilken bu kadar şiddetli bir vaatte bulunmam -bulunamam. Bu vaadi sürdüremem.
Olur ya, kalbinde yer bulur da
Yerleşirim yıllarca, seversin sonunda
Olur ya, evet dersin aşkıma
Şeytana uyarsın da, olmaz mı olur ya?
Bu sözler gerçekten de beni duygulandırmıştı. Çünkü tüm bu sürecin özeti şeklindeydi. Onun tarafından bana söylenen cümleler gibi.

Mevcut İstek

"... Rabbim onu benden sök al". Bu her zaman dilime dolanan dualardan biridir. Verilen her nesne, mal, alaka ve başarı her ne ise onu hep çürük bir diş olarak tasavvur etmişim. Kurtulmam gereken fakat kurtulma derdi yüzünden daima ertelenen bir uzantı olarak tarif etmişim. Bu istekten hiçbir zaman pişman olmadım. Fakat ilk defa bu kez böylesine içerlemiş hissediyorum. Esasen onu çürük bir uzantı olarak görmemiştim. Git gel gönüllü, dengesiz, iki ayaklı şımarık ve nankör bir yaratık halen nasıl kalbimd…
Dostoyevski'nin de iddia ettiği gibi bilinçli olmak hastalıktır. Evet, gerçekten de bilinçli olmak hastalıktır. Dibi karanlıkta kalan uçurum bir zihne sahip olmak hastalıktır. Saplantı insanın içini yer:
Hadi bir şeyler söyle
Çocuk gözlerim dolsun
İçinden git diyorsun
Duyuyorum gülüm
Gideceğim, son olsun

Umut

Bacaklarımı titretecek, bu azamet karşısında belimi bükecek bir günün geleceğinden eminim. O gün öyle bir gün olacak ki tüm bunlar geçip bittiğinde bir köşeye oturup "Ah Rab! Beni demek bugüne eriştirmek için onu benden aldın" diyeceğim.
Dökülen yaprakların dökülmesine izin vermek gerekir. Nitekim kış ne kadar sert geçerse geçsin yaz geldiğinde yerini yenilerine bırakır. Tektaşla ilgili buruk bir hikâye, bora kara tarafından çok hoş dışa vurulmuştur. Benim hikâyem elbette ki bu kadar ağır değildir. Fakat dile getirdiğim gibi buradaki esas kıstas, özne olarak benim yüklediğim anlamın şiddetidir. Buruk bir hikâyeden kalma keman ile çekilmiş son fotoğrafım.
Bazen sabahları uyandığımda artık eskisi kadar canımın yanmadığını fark ediyorum. Buruk buruk bakıyorum bazen gökyüzüne ama sebebi o olmuyor. Delikanlı bir sevda bu kadar mı yaşayabiliyordu diyorum içten içe. Terkediliş karşısında pes etmesi bu kadar mı sürüyormuş? Şimdi bu savunduğum sevda kısa sürede böylesine tükenebiliyorsa "ondan ne farkım kaldı?" diyorum kendi kendime.
Olur ya parmağını bıçakla kesersin. Kesen de sensin kesilen de. Bilseydin sana zarar vereceğini hiç almazdın eline. Olur işte. Ansızın keskin bir acıyla fark edersin. Bu acı o kadar keskindir ki daha kanamadan neresinin kesildiğini bilirsin. İşte böyle aniden, bir gün göğsüne saplanacak o hançeri hissedeceksin. Tam da her şeyden emin bir aşçı gibi parmağını kesmeyeceğine güvendiğin bir anda. Sen de o çok güvendiğin ve daha cazip bulduğum yol üzerindeyken yakalanacaksın. O zaman fotoğrafımıza bakabilirsin. O fotoğraf sana cevap veremeyecektir. Karaca'nın deyişiyle cevap veremez ama yalnızlığına ağlar.
Çok konuştum. Pardon, gereksiz konuştum.