12 Ocak 2020

Gerçeklik ve Ayna Benzetmesi

Benzetmeler, yaşanan olayı daha iyi açıklamak için kişi tarafından güdüsel olarak üretilirler. Bu üretiliş öylesine kişiye aittir ki bazen benzetme, bir başkası tarafından alakasız olarak ve açıklayıcılık açısından da yetersiz olarak sınıflandırılır. Bu yazı, yeterli açıklamayı içerecek hale getirmeye çalıştığım bir benzetmeyi tarif etmek amaçlı hazırlanmıştır.
Benzetmeler, durumun izahı için kullanılırlar. Fakat onlar, tüm durumlar için evrensel nitelik taşımadıkları gibi "ne yapılmalı?" sorusuna da cevap vermezler. Ayna benzetmesi, evrensel bir özellik taşımamaktadır. Kişiye ne yapması gerektiği konusunda tavsiye de vermemektedir. Ayna benzetmesi, mevcut durumun gerçekliğine veya gerçek olmayışına dikkat çeker.

Gerçeklik

Üniversitenin ilk yılında, sakalları daha yeni çıkmış bir asistan tarafından kara tahtaya "kainatın kanunları" şeklinde başlık atılan günü dün gibi hatırlarım. Doğa, mantık çerçevesinde ceyeran etmeliydi ve bahsi geçen kanunlar ise bu dert ile dertlenmenin ürünleriydi. Bir kurala, bir düzene, bir sınıra ve bir izaha oturtmak. Neyi? Her şeyi. Fakat bu eylemin kendisi ne derecede mantık çerçevesindeydi? Stephan Hawkings şöyle söylüyor:
(sadeleştirilmiştir) Görünenden veya kuramdan bağımsız bir gerçeklik kavramı yoktur. Modele dayalı gerçeklik dediğimiz bir görüşü kabul edeceğiz. Buna göre fizik kuramı matematiksel bir doğası olan ve gözlemlerle bağdaşan kurallar dizisidir. (S Hawking, Büyük Tasarım, s40, Doğan Kitap)
Öte yandan Seyid Hüseyn Nasr ise bu anlayışa karşı çıkarak, yaşamı sadece madde ve enerji kavramlarına indirgemenin o "büyük tasarım"ın çoğunu toprağa gömmek olduğunu söylüyor.
Sanki, bir konserde bulunan sağır bir dinleyici kitlesi hiçbir müzik işitmediklerini teyid etmiş ve aynı görüşte olmaları durumunda nesnelliğin bir kanıtı sayılmıştır. (SH Nasr, İslam ve modern insanın çıkmazı, s24, İnsan yayınları)
Hawking'in "görünen" olarak bahsettiği doğa bir miktar belirsizdir. Kime göre? Hangi göze göre? sorularına cevap vermede başarısızdır. Nasr'ın dile getirdiği benzetme, bu başarısızlığı ortaya çıkarıyor. Öte yandan Hawking'in yaklaşımı, bilimsel bir izah sunma konusunda bir sonraki adımı atmak için yapılması gereken bir hamledir.
Günlük sayfalarından birine gerçeklere olan ilgime değinerek başlamıştım. Gerçeklerin daha değerli olduklarını iddia ediyordum. Günlük yazısının ana fikri gerçek olan bir şeyin verdiği üzüntüydü. Canımı her ne sıkıyorsa sıksın, üzüntümü her ne arttırıyorsa arttırsın gerçek olmaları itibariyle onlara hayranlık duyuyordum. O günden bugüne dek pek bir şey değişmedi. Bugün yine aynı durumda, göğsümü daraltan her ne yaşanmışlık var ise gerçeklikleri itibariyle önemlidir.
Ne hoş olurdu farklı bir gerçeklikte yaşamak. Stephan Hawkings'in tarifini yaptığı ve bilimsel determinizmin üzerine bina edildiği fiziksel gerçeklik mi? Yoksa Ali Nesin'in açıklarken gözlerinin ışıldadığı matematiksel gerçeklik mi? Hangisi gerçektir?

Duyu

İnsan sadece kendisine kulak verir. Bunun en güzel delili bir körün, kendisine bakan gözleri görmediği sürece utanmamasıdır. Gözleri görmeyen biri için kalabalık karşısında konuşma yapmak ile kimsenin olmadığı bir odada konuşma yapmak aynı şeydir. Dolayısıyla kişi kendini dinler. Gözü her ne görürse görsün, göz merceğinden içeri hangi ışık süzülürse süzülsün görüntü kişinin kendisinde anlam bulur. Etrafa uçuşan tüm o ışık hüzmelerinin, o milyarlarca rengin özü; kişide uyanan anlam kadardır. Bu sebeple kim etrafında bir nesnenin varlığından söz etse aslında kendisinden söz eder.
Kişide işitme kaybı olduğu nasıl anlaşılır? Önce o alınıp ses yalıtımın olduğu bir odaya konur. Kulaklarına daha güçsüz seslerin bile iletilebileceği bir kulaklık takılır. Eline, ses duyduğu anda basılmak üzere butona sahip bir kol verilir. Tekniker tarafından farklı frekanslarda ve şiddetlerde sesler dinletilir. Ses dinletilmesine rağmen butona basmıyorsa işitme konusunda bir problem olduğu sonucuna varılır. Ne süreç ama! Sesi işittiğinde butona basmıyorsa veya basamıyorsa tam olarak duyabiliyor denir mi? Aslında ölçülen kıstas kulaktaki akustik canlılığın varlığı değildir. Kişinin o canlılığı yorumlayabilip yorumlayamadığı test edilir.
Günümüz anlamıyla müzik nedir? Farklı çalgı aletlerine dokunarak elde edilen melodilerin bir karışımını sözler eşliğinde ifade etmektir. Özünde, dinleyicisi olmayan şarkı gürültüden ibarettir. Ancak kişi bunu dinlediğinde taşınan anlamın farkında olur. Doğrudan bir bilgi akışı sağlanır. Öte yandan kişide uyanan duygu ve dinlediği şey karşısında bir şeyler hissetme olayı kişiden kişiye değişir. Hatta öyle ki, kişinin ruh haline göre değişir. Bir zamanlar anlayamadığı bir şarkı karşısında, başka bir zaman aynı şarkıyı dinlediğinde gözlerinden yaşların aktığı görülen kişilerin sayısı sıfır değildir.
Laf atması muhtemel serserilerin bulunduğu bir ara sokaktan geçtiğinizi düşünün. Sinirlenmemek için müziğin sesini biraz açtığınızı da varsayalım. Burada kulaklıkların sesi açılarak, etrafa karşı sağır olmayı sağlarız. Aslında bunu hiç yapmasaydık, bizi üç beş serseri sinirlendirdiğini arkadaşlarımıza anlatabilirdik: “Yoldan geçiyordum. Laf attı, sonra da kavga başladı”. Hâlbuki müziğin sesi onları duymamamıza ve böylece ortada sinir diye bir şeyin mevcut olmamasına sebep oluyor. Dert edindiğim şey gerçekte onların hangi eylemde bulunduğu değildir. Onların eylemleri neticesinde vücudumda meydana gelen kendi hislerimdir. Bu hislerin aracısı ise duyu organlarıdır.

Ayna

Ayna benzetmesi, kişinin çizdiği resme âşık olmasıdır. Kendi eserine. Kendisine. Ortada hiç var olmayan bir şeye bağlanmasıdır. Aslında gerçeklik değeri taşımayan bir şeye anlam yüklemesidir. Etrafta gerçekleşen gerçek olaylara değil, duyu organlarının ilettiği bilginin yorumlanmasına itibar etmesidir.
İnsan hem çevresidir. Çünkü ona yorumlamaya hazır bir girdi oluşturan şey çevresidir. İnsan hem de kendisidir. Çünkü girdi ne olursa olsun, ister çevresi ile alakasız olsun, yorum katan kendisidir. Bazen kendisi olur bazense çevresi olur demiyorum. Daima hem kendisidir hem de çevresidir. Bu iki hamurun karılmasıyla elde edilen bir karışımın vücut bulmuş halidir. Ben, öğrendiğim kelimelerle varım. Kulağımdan içeri süzülerek üç beş kemiği titreten gürültülere bu bildiğim kelimelerle anlam katarım. Mesela bilmediğim bir dilde maruz kaldığım küfürlere sinirlenmem. Ben, gördüklerimle varım. Tüm bu bilgilerin kaynağı duyu organlarımdır. Fakat çevreyi duyumsayan bu duyu organlarından gelen bilgi bende anlam buluyor. O anlamsız veriye şekil veren benim.
Kafese yerleştirilmiş bir muhabbet kuşundan bahsedeceğim. Bu muhabbet kuşu, kafes içerisinde yıllarca arkadaşı ile birlikte yaşamış ve ardından arkadaşının kafesten kaçmasıyla tek başına kalmış bir kuştur. Halk arasında da kabul edilen bir bilgiye göre, bir eş ile beraber bulunan muhabbet kuşlarının sahiplerine alışmaları çok güç olur. Tüm bu sürecin ardından yalnız kalan kahramanımız kafeste tek başına yaşamına devam eder. Kafes içerisinde yer alan kuşumuz, çoğunlukla aynasıyla vakit geçirir. Bu ayna, kuşun ölçülerindedir ve kuşun kolaylıkla görebileceği bir yerde bulunmaktadır.
Kuş, genellikle vaktini bu aynayı sallayarak geçirir ve kimi zaman da gagasını sürerek oyun oynar. Bazen yemlerini etrafa saçarken aynaya doğru da atar. Nadir de olsa kanatlarını sürerek bazen pislikleri götürür. Uyurken aynanın yanında uyur. Muhtemelen temiz olmayı sevmektedir çünkü ne zaman sahipleri tarafından ayna temizlense bu onun çok hoşuna gitmektedir. Temiz ayna yerine yerleştirilir yerleştirilmez hemen aynayla ilgilenmektedir. Buraya kadar hikâye, gerçeklerin tarif edildiği bir hikâyedir. Sahipleri tarafından gözlemlenerek ifade edilen gerçekler. Öte yandan kuş, aynada kendisini görmektedir.
Kuş, gagasını ve kanatlarını aynaya sürterek aslında aynada gerçek zannettiği kuşla oynamaktadır. Onunla asla birlikte yemek yiyemeyen kuş, onun önüne yem götürmek için yemlerini dağıtmaktadır. Gece o kuşla beraber uyumaktadır. Aynadaki görüntüsü ile. Zamanla kirlenen aynada arkadaşını net göremez. O sebeple her temizlemenin ardından sanki kadim bir dostu ziyaretine kabul etmiş gibi sevinmektedir. İşte bu da aynaya anlam katan kuş açısından olaylardır.
Kafeste tek başına yaşayan trajik bir kuş hikâyesinden kendinden bir parça gördüğü arkadaşıyla baş başa yaşayan bir kuş hikâyesine geçiş… Ayna benzetmesi, kişinin çevresine farklı bir anlam vermesidir. Fakat bu anlam, çevre ortamında gerçek olan bir şey değildir. Sadece kişinin kendisinde vardır.
“Seninle baş başa, bir ömür, buralardan uzaklarda…” lafları çok işitilen laflardandır. İnsanlar tarafından kendisinden bir parça gördükleri eşlerine söyledikleri sözler anlatılan hikâyeye çok benzemektedir. Hâlbuki bu etkilerin tamamı kişinin kendi içinde var ettiği hislerdir. Bir aldanıştır. İnsanın algısının bir üst seviyesinde yer alan gelişmiş bir ayna ile sunulan bir çevre şartıdır. Duyu organlarının hapsinde kalmış, damarlarından akan hormonların etkisi ile hareket eden bir ruh. Ne düzenek ama!
Ayrıca, kafesin parmaklıkları ne kadar uzakta ise o kadar saklıdır bu hapishane. Örneğin, yaşadığı semtin dışına çıkmayan birini düşünün. Bu, şayet semti kadar geniş bir bahçeye sahip bir hapishanede mahkûm olsaydı, kendisini özgür hissedecekti anlamına gelir. İnsanın ulaşabileceği mesafe sınırlıdır. Bu gezegen, bu ülke, bu şehir… Çoğu insan için yaşam, çok geniş bir araziye sahip ve olanakları son derece gelişmiş bir hapishane hayatından başkasına benzememektedir.
Aşağıda iki alıntı bulunmaktadır. Kişinin kendi hislerince anlam kattığı birtakım eylemler sıralanmıştır. Ve daha sonra da gerçek olan belirtilmiştir.
Biliniz ki, dünya hayatı, yalnızca bir oyunun, bir eğlencenin, çoluk-çocuk sahibi olma zevkinin, aranızda itibar kazanma ve övünme vesilesinin, çok mal-servet ve evlât sahibi olma yarışının yapıldığı bir yerdir. Tıpkı, toprağı suya doyuran yağmurun bitirdiği, çiftçinin hoşuna giden ekinlere benzer. Sonra o ekinler coşar, gürleşir. Daha sonra onların sapsarı olduğunu görürsün. Sonra onlar tarlada çerçöp haline gelir. Sonrasında dehşetli bir azap, Allah tarafından bağışlanma, O'nun rızası vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir zevkten ibarettir. (57:20)
…Hakikaten son yurt, işte halîs hayat! (29:64)