19 Şubat 2020

Bir seyahatin yıl dönümü

Bir gün şöyle demiştim: “Yeni fikirlerin doğması için birinin bir yere gitmesi veya yeni bir şey ile tanışması; birinin bir yerden ayrılması veya bir şeyle vedalaşması gerekir.” Gerçekten de yeni bir yere seyahat etmek insanın fikir dünyasının kolonlarına bir balyoz darbesi indiriyor. Yine böyle bir balyoz darbesi şiddetinde bir seyahatin yıl dönümüne ulaşabildim.
Seyahatimde fotoğraf çekmeme kararı almıştım. Bu kararı gerçekten de uyguladım. Yaptığım işlerdeki sayılara çok odaklanmadım. Zaten ayağım sakatlandığı için çok fazla da yürüyemedim. Başta inanmadığım, ancak hayatımın değişmesine sebep olan bu seyahatle ilgili yazdığım raporu yayımlamam bir yıl gecikti. Adeta heyecanlı bir çocuk gibi yazdığım cümlelerimi olabildiğince az düzeltmeye çalıştım. Seyahatimin bitişinden bir sonraki hafta tamamladığım bu raporda sonradan eklediğim kısımlar köşeli parantez içinde verilmiştir.

Giriş

Umre programından haberim olduğunda 22 yaşımda ve lisans eğitimimin 4. senesindeydim. Normal seyrinde devam eden durum [hayatım], 21 yaş civarımda bir miktar değişmişti. Bu değişimi sadece bazı örneklerle tarif edebiliyordum. Filmleri eskisinden daha çok anlıyordum, şiirleri daha çok anlıyordum. Bir resme eskisinden daha çok uzun uzadıya bakıyordum. İlk defa hür seçimle roman ve şiir kitabı almıştım. [Bu düşünceler daha sonra derlendi bkz: Bir 5 yılım daha olsa...]
Mühendislik lisans eğitiminin ilk senesi, öğrenciyi fiziğin o eski felsefesine sahip olmak için hazırlar. İlk seneyi bitirdiğinizde bilimsel determinizmle dünyaya bakarsınız ve her şeyi ona yorarsınız. Dünyanızda olup biten her şey bir katsayı ve bir avuç yasa ile tarif edilebilir, hesaplanabilir, ön görülebilir zannedersiniz. Fiziğin ilerleyen konularında bu fikre büyük bir balyoz inecek olsa dahi bu durum sizi ilgilendirmez çünkü o konulardan sınav olmazsınız. İşin aslı, o konular hiçbir firmaya para da kazandırmaz. Yani bilmeniz de pek istenmez.
20-22 yaşlarım arasını hep telaşlı ve stresli bulmuşumdur. Fikir ve düşünce dünyam itibariyle hep bir düzlüğe çıkacak ve o zaman istediğim düşüncelere boğulacağım hayaliyle zamanları tüketmişimdir. Fakat hiçbir zaman o vakti bulamamışımdır. Umre ziyaretine gelirsek, böyle bir ziyaret planı kafama daha önce hiç gelmemişti. Hep düşünülmesi gereken şeyleri düşünmek zorunda kalan bir kölenin aklında ne ara bu tarz bir hedef yer edinebilir ki? Ancak kendimce ulaşılması gereken bir arazi tutturmuştum: Bir başak tarlası, sapsarı; gölgesi olan bir ağaç… Her şey bitince firar edeceğim yer diye hayal edip durmuştum. İsteyerek veya bilmeyerek her ne yerde bulunduysam, ulaşmak istediğim, “etrafında döndüğüm” bir yerdi başak tarlası. Gerçekte tarlasını bırak başak bile görmemiştim.
Umre programından gün seçerken -ki her hafta 2 farklı seçenekten 1 ayda toplamda 8 farklı seçenek vardı- gerçek anlamda çok zorlandım. Çünkü her hafta gerek okul gerekse staj olması, bir şekilde her haftaya sarkmış bir olayın olması tarih seçiminde beni zorladı. Ancak şöyle diyordum, geride bıraktıkların…
Bu programa hiç hazır değildim. Daha fazla Arapça bilmem gerekiyordu ve daha fazla sure. En azından Muhammed ile İbrahim peygamberlerin tarihlerini daha iyi bilmem gerekiyordu. Ahlaken de çok iyi olduğum söylenemezdi. Hazır değildim. Fakat bu fırsatı reddedemezdim. Kaçıp gitmeliydim. Ve öyle de yaptım.

Mekke

1. Gün

19 Şubat 2019 Salı
[Hayatımda ilk defa uçağa binmiştim ve] Uçak yükselmeye başlayınca şöyle dedim, insan sen ne yapmışsın? Gerçekten de uçabiliyormuşuz. Sonra yükseldik. Evler küçücük olmaya başladı. Bu bile yeterliydi ama biz yine de yükseldik. Alttan kırpılmış bulutların tepesine çıkıncaya dek yükseldik. Ankara tepeden biraz kahverengimsi gözüküyor. Eğer zaten Ankara kahverengiyse Mısır’dan hiç bahsetmeyelim. O sapsarı çöle bir nehir hayat vermiş. Cidde'de ise ağaç var ama yeşil değil. Uçakta yanımda Kastamonu’da matematik (1. sınıf) okuyan Gineli Muhammed vardı. Kastamonu çok yağışlı benim memleketimin havası burası gibi, özlemişim dedi.
Arap tarzında giyinen erkeklerin şişman oluşu dikkatimi çekti. Burası çok sıcak. Bunu daha evvel de söylemiştim aslında: nasıl geçirdiğim değil de giderken ne bıraktığım dönerken ne bıraktığım önemli. Burada çok farklı ırklardan insan var. Arap, Afrikalı, Hintli, Asyalı. [Enteresandır:] Cidde'de bir palmiyede baz istasyonu gördüm (O ağacın yapay olduğunu sonradan fark ettim). Biraz garibime geldi. Taşları kırıyorlar, üzerinde beton sonra da yeşil yapay çimenle örtüyorlar. Ağaçlar bile yeşil değil. Ancak eski ev mimarileri çok güzel.

Haramdan Önce

Bu çöl [-den], taşlık araziden mi yayılmış her şey? Otelin karşısında devasa bir saat var. Mekke’nin girişi, şımarık bir çocuğun odası gibi dağınık, yarım kalan inşaatlar, trafikteki düzensizlik. Hamal Hintliler... Bu devasa saat şehre çok çirkin. İnsan tüm bu devrimin buradan yayıldığını canlandırmada zorlanıyor.
İkisinden biri olacak. Ya ben o hep yıllarca kendisine döndüğüm şeye kavuştuğumda kaybolacağım. Ya da içimde dışarıya patlamaya meyilli bir isyan olacak. Emin değilim. Efsunlanacak mıyım? Bir itiraz olarak hep, siz taşa secde ediyorsunuz denmişti. Herhâlde peygamberin mesajı, rabbin vahyi olmasa o yer, bir prizmadan başka şey olmayacaktı.

Haramdan sonra

Çok yorucuydu. Tek kelimeyle beklediğimden daha büyüktü. Yalnız kalma hissi çokça kez bastırdı. Bu ziyareti daha hoş yaşam standartları istekleri listesine de dönüştürmek istemiyordum. O yüzden [istediklerimin bir listesini sunacağım dualar yerine] ilk gördüğümde sadece izledim. Dileyeceğim her ne varsa o an o kadar da mühim şeyler değillerdi. Aklıma İbrahim geldi (Aslında İbrahim’in putları kırdığı zaman dilimindeki mekân Kâbe değildi. O sıra iki peygamberin hayatını karıştırmış olmalıyım) Muhammed geldi. Eskiden arkasındaki binalar yoktur diye düşündüm. Yer de toprak olmalıydı. Üstündeki örtü böylesine kusursuz da değildir herhâlde. Perde gibi dalgalıdır.

2. Gün

20 Şubat 2019 Çarşamba
Sisteme kendisini kaptırmış olan mühendislikte yöntem şöyledir. Daha ürün tasarlanmadan önce getirisi hakkında düşünülür. Dolayısıyla ürün, bir sanat eseri değildir. O halde burayı işleten şey nedir? Geceleri ışıklar açık, fanlar dönüyor, durmadan temizlik yapılıyor. Temizlik yapan cihazlar vs. Su servisi sağlayan sistem. Tabi hepsi saf zemzem ise bu kuyunun debisi baya birçok olması gerek. Bu iş nasıl yürüyor?
Kâbe’nin, Suudi Arabistan sınırları içerisinde olması beni hep rahatsız etmiştir. Sanki Arabistan’a aitmiş bir fikir uyandırmıştır. Peygamber de onlara geldi ve din onların topraklarında tamamlandı. Bu düşünce hep kafamın köşesinde bir yerde durmuştur. Ancak bugün şöyle bir şey fark ettim. Oranın girişinde olanlar da, girenler de, temizleyenler de oraya dışarıdan gelen insanlar. Bir şekilde benimsenmiş ve Arapların olmaktan çıkmış. Bize ait olmuş (Bununla ilgili ilerleyen günlerde bir düzeltmem oldu).
Bir kere gidince insan hep gitmek istiyor diye söylediler. Bunu abartı bulurdum. Bu işin birden fazla olması zorunlu değil. Bu hissin bir açgözlülük sebebi ile olduğunu düşünürdüm. Şu an kısmen tam olarak öyle düşünmüyorum. Birincisi, Arapları zengin etmek kelimesi gözümde artık o kadar çok büyük değil. Zaten yaladıkları şey, kaymaktan sadece bir parmak. Bize aşılanmış sistem kazanıyor aslında. Ve benim de canımı sıkan, hatta belki de canımı sıkan tek şey bu. Düşündüğüm, bir gün ansızın uçak bileti alıp, yanında da bir miktar para aldığında güvendiğin birkaç arkadaş çevrenle gittiğinde gayet de ölmeden burada baya bir yaşanılır. Oteller gerçek anlamda can sıkıcı ve işin gereksiz kısmı. Aynı zamanda bu durumu çirkinleştiren mekânlar olmuşlar. Telefonumu yanıma alma taraftarı değildim, kafile haberleşmesi internet üzerinden yapıldığından dolayı belli aralıklarla çevrimiçi olmam gerekti. Ben zaten burada çevrimiçi olmamak üzere bulunuyorken bu gereklilik, zamanımın bir kısmını boşa harcamama sebep oldu.
Kâbe’nin tarihine bakılırsa yıkılabilmesi, tekrar yapılması, bir dönemler putlara ev sahipliği yapıyor olması uzun bir süreç. Ama üzücü bir olay ki Kâbe’ye hasar veren yine Müslümanların iç savaşları olmuş. Öte yandan o bir sembol haline gelmiş ve sınırları çizilmiş.

Yalnızlık Hissi

Tarif etmekte zorlanacağım bir hissimden bahsedeceğim. Bu programa ilk kaydolurken kaç kişilik odada kalmak istediğimi ben belirttim ve 4 olmasını istedim. Çünkü 4 olursa daha çok insanla oda paylaşacaktım ve bir o kadar hotelleşmeye karşı tavır alacaktım. Bu insanlar bir arada kalmak istiyor cümlesini kurmalılardı. Ama öte yandan ibadetimde hep yalnız kalmak istedim. Yolda, giderken, gelirken, otobüste… Çünkü ancak o zaman kendimi dinleyebiliyor sadece o zaman kendi kendimle samimi konuşabiliyorum. Ben, tek kalmak istiyorum. Ancak toplumdan soyutlanmak için değil.
Burada tavaf yaparken gördüğüm ve beni etkileyen bir olay da herkesin bambaşka olup da bir düzen içinde hareket etmesidir. Bu, anlam vermekte zorlandığım bir şey. Nasıl olabilir de tüm bu farklı insanlar "bir" olabilir ve böyle uyum gösterebilir. Benim gibi içe kapanık birinin bile kendisini bu topluluğa ait hissetmesi gerçekten tuhaf bir şey. Özellikle sabah namazı çıkışında görülen o sahne. Diğer vakitlerdeki giriş sahneleri... İnsanları o şekilde görmek: "İşte evet! Ait olduğum şey"

3. Gün

21 Şubat 2019 Perşembe
Peygamberin, Sevr dağında yaşadıkları mühendislik açısından çok şey barındırsa da Ebu Bekir’in kızı Esma’nın yaptığı iş daha da etkilenilesidir. Esma, bir insanın insan olma uğrunda yapabileceği en hoş işi yapmıştır. Peygamberin bu olayı stratejik olarak, istihbarat olarak, sistem olarak tam bir 'proje'(!) örneğidir aslında. Yol tarifi için kâfir birine ücretini vermesi sanırım hayatımın geri kalanında alacağım kararları etkileyecek olan aynı zamanda da şu an kafamda dolanan bir kaç soruya da cevap verecek olan bir olaydır.
Haramda dikkatimi çekmiş, farklı hisler uyandıran sadaka verme olayı [-ndan bahsetmeliyim]. Burada insanlar birbirlerine su ikram eder gibi para veriyor. Kâbe’yi Hintli bir genç temizliyor. Bu iş karşılığında ücret almıyor. Sigortası ve güvencesi imanı. Yanından bir hacı geçiyor ve eline para tutuşturuyor. Evine ağırlayıp su ikram eder gibi. Oysa benim ülkemde para böyle sıradan bir konumda değil. İnsanların açgözlülükle sakladığı ve geleceğini ona göre planladığı kutsal bir nesne konumunda.
[O gün otobüsle Hira’yı uzaktan gördük.] Peygamberin evinden Hira’ya çıkışı gerçekten yorucu oluyor olmalı. Bunu sadece belli zamanlarda yaptığı aşikâr. Uzunca bir süredir kafamı kurcalayan bu olay tek benim kafamı kurcalamış değil. İlk vahiyden sonra bir daha çıkmadığını öğrenmek de hayatımı değiştiren bir başka detay. Hira da bir sembol. Ve artık bir görev ve bir sorumluluk var.
[İlk gece] Kâbe’nin bize ait olmasından bahsetmiştim. Bugün bunda bir düzenleme yapmak istiyorum. Bize ait değil. Biz sadece benimsemişiz. O, Allah’ın evi.

4. Gün

22 Şubat 2019 Cuma
Herkesin bir Hirası vardır. Bugün Muhammed’in Hira’sını gördüm. Başkası yokken telefon da yokken yeteri kadar düşünecek şey vardır. Henüz vahiy almaya başlamadığını da göz önüne alırsak içini sıkan bir şeyler olmuş olmalı. Burası ne sıcak ne soğuk. Şehri görüyor ancak gerçekten çok uzak. Herkesin bir Hirası vardır dedim. Fazla dillendirilmez. Hira ile ilgili farklı rivayetler de var. Muhtemelen peygamber de öyle düşünüyordu. Burası önce bir yalnızlığa kaçış. Tek kalış, kendini dinleme. Ardından topluma ilan.
Bir dönem internette dini içerik paylaşan sayfaları çok takip etmiştim. Bir sayfa, arka planda Arapça kuran önde de Türkçe anlamını içeren bir video paylaşmıştı. Okuyucu duruma göre ses tonunu ayarlıyordu. Duruma göre tekrar ediyor veya duraksıyordu. Çok hoşuma gitmişti. Farkında olmadan ayetleri de ezberlemiştim. Mesela salt Türkçe meal aynı hissi vermiyordu. Benzer şekilde salt Arapça hali de. Bir süre sonra Youtube’da sırf bu tarz video hazırlayan bir kaç sayfa buldum. Çoğunluğu namaz sırasında kaydedilmiş surelerdi. Bu metot benim için baya etkili oluyordu. Belli bir süre sonra Arapçasıyla Türkçesi aklımda aynı şeyi tetikliyordu ve ben de bir süre böyle devam ettim. Muhtemelen yaşlıların mescidi haramdaki namazları sevişi bu sebepten dolayı. Sabah namazında bu videolardan alışık olduğum iki sure okundu. Tabi başta hangi sure olduğunu çıkaramadım. Ancak bir şekilde imamın okuduğunu içimden devam ettirebiliyordum. Bu, uzun süredir yaşamayı istediğim bir şeydi ve oldu. (Bu sureler secde ve… ) [ikinci sureyi uzun süre düşünmeme rağmen hatırlayamadım.]

5. Gün

23 Şubat 2019 Cumartesi
Bu sabah aniden kâbusla uyandım. Rüyamda gözlerinden ateş saçan bir şey bana saldırıyordu. Muhtemelen yolda iken kafama saplanacak olan soru-nun vücut bulmuş halidir.
Hafta başında, tamam dediğim bir ödevi teslim ettiğimde hoca bana bu tamamen yanlış demişti. Oysa gerçekten de olduğunun kanısındaydım. Yolda aklıma takılan da buydu. Yaptığım eylemin doğru olup olmadığıydı. Herkes bir şeyler isterken ben, bu şimdilik çok önemli değil deyip daha soyut şeylerden bahsediyordum. Bazen sadece 'şey' diyordum. Özellikle başkasına bağışlama konusunda da çekimserdim. Çok sayıda tavaf da yapmıyordum. Acaba tüm bu üslubum kendimce hoş ancak rab tarafından yanlış olabilir miydi?

Son Gece

24 Şubat 2019 Pazar
Son geceyi biraz istirahat edip mescidi haramda geçirdim. Çok sakindi ve ilk defa bu kadar çok Kâbe’ye yaklaştım. Şu, sadaka verme utangaçlığını da yendim. Riyalim tükeninceye dek verdim. [Şöyle bir denk geldiğim ırkları sıralarsam:] Türk, Rus, Kırgız, Özbek, Hindu, Arap, Endonezyalı, Pakistanlı, Fransız, Kürt, Malezyalı.
[Kâbe ile vedalaştığım gece hiç uyumadım. Sanırım hayatımın en güzel sabahlamasıydı. Sakatladığım ayağım ciddi anlamda ağrıyor ve gözümden uyku akıyordu. Umreye gelmeden önce şarkı dinlemeyi bırakmıştım. Fakat o an kulaklıklarımı takıp Selda Bağcan – Ayrılık şarkısını açtım. Ağlayamayacak kadar yorgundum. Son bir kez bakıp veda ettim.]

Medine

24-26 Şubat 2019
Şubat ayıydı. [Bir şiir dinlemiştim:]
Delikanlım!
İyi bak yıldızlara,
Onları belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
Yıldızların ışığında
Kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin.

Delikanlım!
Senin kafanın içi
Yıldızlı karanlıklar
Kadar
Güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
Kâinatın en mükemmel şeyidir.

Delikanlım!
Sen ki, ya bir köşe başında
Kan sızarak kaşından
Gebereceksin,
Ya da bir darağacında can vereceksin.
İyi bak yıldızlara
Onları göremezsin belki bir daha...
[Medine’de son gün rahatsızlandım ve dışarı çıkamadım.] Peygamberin ravzasından son geçişimde ona bir hoşçakal dedim. Sonra dedim ki "fırsat yakaladım, ciddiye aldım, firar ettim, gördüm, anladım ve şimdi de dönüyorum. Artık hayatımın geri kalanı, asla eskisi gibi olmayacak"

Tavsiye

Yaşıtım insanlarda erasmus merağını tuhaf buluyorum. Benim için eskiden beridir doğu, batıdan daha öncelikli oldu. Bir firmaya kendini daha iyi satmak için genç yaşta bu işe girişmek bence tam doğru olanı değil. Bir fırsatını bulduğunuz gibi Allah’ın evine kaçın gidin. Orada ne derdiniz olacak ne tasanız. Allah’ın evine misafir olun, onun gibi ağırlayan olmayacak. Bazen haramdan eve dönerken asfalt yollara bakıp kendi kendime “Neden daha önce gelmedin ki?” deyip durdum. Buraya gelmeden meslek seçmeyin. Buraya gelmeden evlenmeyin. Buraya gelmeden kalıcı kararlar almayın.