26 Mart 2020

Sisli bir yol: Zaman

Yeşil yaprakların dallarıyla birlikte sallandığı, mavi gökyüzünü kendine fon rengi seçen kuşlarla süslenmiş, daha görülecek ve âşık olacak nice manzaraya ev sahipliği yapan dünya; sahneleri mekâna hapsettiği gibi tüm bu güzelliklerin özünü de zamana hapsetmiştir. Sallanan dalların ve uçan kuşların alacaklı olması gibi baktığımızda gözlerimizden süzülen ışığın da zaman hazinesinden gasp edecekleri vardır. Rüzgârın esişi, bir kuşun yerden havalanması, plaj kumlarına dalgaların vuruşu, mum ışığının ara ara gelen o titreyişi, gözleri sonsuz ve karanlık bir boşluğa götüren birinin gülümseyişi; elde avuçta biriken vakitlerimizi zorla alan güzelliklerdendir.
Geleceği öngörememek, sağı-solu veya ufku görememek gibi değildir –asla olamamıştır. “Zamanın bir sonraki adımını görebilme” merakı, insanın farklı uğraşlar ortaya atmasına neden olmuştur. Bir mekânı göremediğinde yer değiştiren, tepelere çıkan insan; zaman eksenine yerleştirilmiş farklı olayları görme konusunda aciz kalmıştır. Arabi; gelecek ve geçmiş zamanların, şimdiki zamanda anlam bulduğunu söylemiştir. Çünkü eskiye özlem, şu an duyulur. Gelecek kaygısı, şu an yaşanır. Geçmiş, bir zamanlar şu andı. Gelecek de bir gün şu an olacaktır. Öyleyse bu sıkıntının sebebi, başlı başına zamanın var olması mıdır yoksa insanın şu an denen kavramda sıkışmış olması mıdır? Sezai Karakoç, geçmiş-gelecek için gerçekçi bir çıkarımda bulunur:
Ne geçmiş zaman bugünkü gibiydi; ne de gelecek zaman bugünkü gibi olacaktır.
Hangi taraftan yaklaşılırsa yaklaşılsın zaman konusunda insan, ulaşmak istediği yere boyu yetmeyen bir çocuk gibi kalakalmıştır. Vaktiyle gelecek olan şeyde, boyu yetmemesine rağmen ısrarla uzanmaya devam eden yalnız bir çocuk gibi kalakalmıştır.

Karanlık

Karanlığın insanı içine çeken bir güzelliği olsa da davulun sesi uzaktan hoş gelir. İnsan, hiçbir ışığın gelmediği zifiri karanlık bir ortama adımını attığında birden bire karanlığın onu çevrelediğini fark eder. Tıpkı plajda güneşlenen birinin güneş ışığını vücudunda hissetmesi gibi. Sonra kişi gözünü açmakla kapamak arasındaki farkın kaybolduğunu sezer. Bu sezgi bir anda olayın rengini değiştirir. Bir içgüdü ile kişi vücuduna dokunmaya başlar. Çünkü hiçbir şey görememek insanı varlığı ile ilgili şüpheye sokmuştur. Görme duyusu ortadan kalkmıştır. Eğer karanlığa ek bir de sessizlik varsa artık duyma da kapalıdır. İşte böyle bir karanlıkta, aydınlatma ile ilgili aksamları çalışmayan bir otomobili sürmeye devam etmek ister miydiniz? Ya da her tarafın sislerle çevrili olduğu bir sabah yola çıkıldığınızı düşünelim. 15 metreden ötesini göremediğiniz bir yolda sollama yapmak akıl kârı iş midir?
…görülmeyene taş atmak… (18:22)
Veya bilgisizliğin etrafı bir karanlık gibi sardığı anda, oraya bir şey isabet ettirme çabasına girişmenin; sisli bir havada öndeki aracı sollama hatasından ileri bir yanı var mıdır? Şimdiki zaman, sırtına geçmiş zamanın manzarasını alıp sisli yola bakan ve ağır ağır gitmek zorunda kalan bir vasıtaya benzetilirse birazdan yolun üzerinde bir şeye çarpıp çarpmayacağınızı veya yolun bir yerde keskin bir şekilde ayrılacağını bilememek olağandır. Ön de arka da buğuludur. Artık insan ne önünden bir şey isabet ettirebilir ne de göremediğinde geçmişinden.

Biriken Meyveler

Zaman geçip gittikçe değişmeden kalan nedir? –Bugün. Hayır, asıl o değişmektedir. İnsanın kendisi? –Hayır, bazen o zamandan bile hızlıdır bu konuda. Birikenler? Kitaplık, cüzdan, harddisk, fotoğraf albümü, tarla… Hepsinin ortak yanı bugünkü zamanda mevcut olmaları ve gelecek zamana yakıştırılmalarıdır. Şu an mevcut olan durum göz önüne alınarak gelecek zamana bir şeyler aktarma yollarıdır.
Etrafı güvenle çevreli bir site alanında yaşayan, sabahları güneş ışınlarının odasına süzülmesi ile uyanan bir karakter düşünelim. Kendisi masa başı çalışıyor olsun. Bu masada her türlü araç ve gerecin hazır olduğunu; eski çileli yolculuklarının aksine dilediği yere kişisel otomobili ile gidebildiğini düşünelim. Kendisine yetecek olandan daha fazlasını alabilmektedir. Bu motif, modernitenin halka yayıldığı andan itibaren ailelerin evlatları için düşündüğü ideal hayattır. Elbette nispeten bu kadar başarı elde edememiş diğer karakterler de olmalıdır. Çünkü insan mukayese yapmayı; evladının başkalarından daha başarılı olduğunu kendine telkin etmeyi sever. Hikâye bu şekildedir. Tarif edilen idealitenin içindeki karakter, o günkü koşullar ile göremediklerine taş atmaya başlar. Ona yön veren şey bugündür: bugün biriktirdikleridir. Ve onları yarına yakıştırır. Kendisine yazık eder:
…Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam. (18:35)
Zararlı bir bakış açısına sahiptir. Çünkü her ne olursa olsun -şu ana dek elde ettiği başarıları gibi- gelecekte de bir çözüm yolu, bir çıkar yolu bulabileceğini düşünür.
Şimdiye ait, biriken şeyler hayatın neresinde olmalıdır? Hayatın amacını düşünmekten alıkoyacak kadar ön planda veya insanı makine haline çeviren bir pozisyonda olduğunda, kaçınılmaz bir son yolun sonunda hep beklemekte midir? Başarı kelimesi arkasında gizli, kimisinin ona şans adını verdiği, bir yerlerde saklı acayip olaylar silsilesi ile elde edilmiş tüm bu birikimler yok olur. Bu, zamana hapsedilmiş bir düzenin olağan sonucudur. Sartre, Bulantı’da şöyle söyler:
Something is beginning in order to end. (Sartre, La Nausée)
Bu olağan sonucu öngörmek için uzun yıllar yaşama gerek bile yoktur. Temmuz 2014’te, 18 yaşında iken günlüğümü süsleyen bir dert, Sartre’nin söylediği ile denk gelmiştir:
Topu bırakırsanız yere düşer. Suyu yola bırakırsanız akar gider. Ve nihayet zaman her şeyi yok etmiştir:
Derken birikimi kuşatıldı (ve yok edildi). Uğruna yaptığı harcamalardan ötürü ellerini ovuşturmaya başladı… (18:42)
Peki, şimdiye ait, biriken şeyler hayatın neresinde olmalıdır? Ön görülemez şeyler isabet ettirilmeye çalışıldığında dramatik sahneler çok uzakta değildir: Bağın çardakları yere çökmüştü (18:42). Tam isabet kararlar verme ve sislerle kaplı yolda bilinçli bir şekilde hareket etmekle ilgili kişilerden beklenen ileri görüşlülük, ah modern, vizyon kelimesiyle birlikte anılır. Karanlıkta geniş bakış açısı fayda vermeyebilir. Aydınlık şu andadır:
Ah, diyordu, keşke hiçbir şeyi böylesine Rabbimle denk tutup böylesine yüceltmeseydim! (18:42)
Dolayısıyla kısacık bir sürece sıkışıp kalmış hevesler ile mevsimler arasında doğrudan bir analoji vardır. Aniden yağmurlar başlar ve her yer yemyeşil rengine bürünür. Daha düne kadar çamur olan park bahçeler, ailelerin piknik yapmaya geldiği, kuş seslerinin çocuk bağrışlarına karıştığı cümbüş ortamına dönüşür. Sonra yine aniden rüzgârlar artar ve yapraklar dökülüverir. Yemyeşil araziler eski haline geri döner. Birikime bel bağlamak yaz mevsiminin hiç bitmeyeceğine inanmak gibi tutarsız kalıyor. Peki, öyleyse zaman geçip gittikçe değişmeden kalan nedir?
Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır. (18:46)

Garip Sebepler

Uçları geçmişe uzanan bir serüvenin ardından “Kim bilebilirdi ki böyle olacağını?” demek manidardır. Göz göre göre geleceğin ön görülemediğini, şu andan çok farklı bir şekilde olmasının muhtemel olduğunu, asla şimdiki zamanda sahip olunanlara bel bağlanılmaması gerektiğini bu manidar cümle ispatlar. Evet, kimse geçmişte iken olayların bu şekilde seyredeceğini ve çok garip gelen her türlü detayın bile gelecekteki bambaşka sonuçlara neden olacağını bilemezdi. Geçmişin de bir zamanlar şu an olduğunu göz önüne alırsak, gelecekte bizi beklemekte olan güzel veya her türlü kötü şeyin bilinemez oldukları çok açık değil midir?
Bilinemez sonuçları görmek için beklemek gerekir. Bir şekilde zaman üstüne düşeni, kişi istesin veya istemesin, yerine getirecektir. “Neden?” sorularıyla “Neden bunlar benim başıma geliyor?” sitemleriyle devam eden bu süreçteki her bir olay, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde kaçınılmaz bir sona bağlanır. Tüm bu garip karmaşa devam ede dururken kişinin elinden o ölümsüz olan iyi işler sarf edilir durur. İşte tam da bu süreç, tanımlı bir sabır sürecidir. Bilgisiz bir şekilde veya iç yüzü kavranmadan seyredildiğinde tahammül edilemez.
Sen benimle beraberliğe sabredemezsin. Kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin ki (18:67,68)
Kişinin derinliklerine kazılı olan; ne olduğuyla ilgili kültürel, güdüsel, doğal, yapay öğrenimlerin mevcut olduğu iyi işlerin zamandan bağımsız oldukları bir gerçektir. Eğer hiç tanımadığınız bir insan, çok da acayip bir şekilde sizi bir sonuca hazırlıyorsa tüm bu tahammül edilemez süreç ölümsüz iyi işlerin karşılığıdır.
Ve duvar. Duvar, o kentte yaşayan iki yetim oğlanındı. Altında, oğlanlara ait bir define vardı. Oğlanların babası da hayır ve barış seven bir kimse olarak yaşamıştı. Rabbin istedi ki, o çocuklar ergenliklerine ulaşsınlar da Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendi buyruğumun sonucu olarak yapmadım. İşte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin içyüzü budur. (18:82)

Bir Tavır

Güneş, yaktığı gibi aydınlatır da. Bebek, düştükçe yürümeyi öğrenir. Yapılacak olan bir eylem ancak ve ancak zaman denen kavramın var olmasıyla mümkündür. Sabırdan ve tahammülden ancak zaman varken bahsedilebilir. Ve bu yüzden bekleyiş, iyi işler varken anlamlıdır. Ebuzer şöyle söyler:
Bizim başka bir evimiz daha var. Güzel eşyalarımızı önceden oraya gönderiyoruz.
Küçük veya büyük her türlü işte takınılması gereken tavır, işlerin er ya da geç ulaşacağı yerin akılda tutulmasıdır. İleri görüşlü, adaletli, bilgili bir lider topluma kazandırdığı bir işin ardından tavrını özetlemektedir:
“Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vadi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vadi gerçektir.” (18:98)
Bu tavır, lider bir kişiden dökülen ve tüm insanlığa öğüt niteliğinde bir özettir aslında. Gözleri gerçeği görmeye kapalı bulunan ve kulak vermeye de tahammül etmeyenler (18:101) için; ya da iyi bir şeyler yaptığını zannedip de tüm çabaları boşa gidenler (18:103) için karanlığı aydınlatıcı birer ışıktır.

Sonuç

Zaman, geçip giderken boş olan her şeyi çer çöp haline getirici bir doğaya sahiptir. Bu doğa, evrene takılmış tahammül edilemez bir kurdeledir. Çoğu zaman beklemenin, yani zamanın geçmesine izin vermenin, her şeyin ilacı olduğu söylenir. Bu doğru fakat eksik bir tavsiyedir. Çünkü tek başına beklemek bir yarayı kapatırken başka bir yarayı açar. Oysa tüm bu tiyatro devam ederken, olayları ölümsüz bir şekilde izleyen ve umut bağlamayı hak eden iyi şeyler asla boşa gitmeyecektir. Kavraması ve hayal etmesi zor olan bu süreç, sislerle çevrili bir yolda yapılan yolculuğu andırır da bizler için verilmiş, görülmesi ve kulak verilmesi gereken bir sözdür.